Now Playing Tracks

Bir kırsala dönüş hikayesi

Ormanevi’nden Mine yazdı:

Aslında bu yazıyı yazmak için güneşli bir günü bekliyordum. Bizim hayattaki masaya geçecek, kahvemi alacak, açık havada keyifle yazacaktım. Lakin Mart’ın gelmesiyle birlikte yağmur durmadı. Durmasın, geç bile kaldı, o ayrı. Durum böyle olunca, içeride, soba başında yazıyorum kırsala dönüş hikâyemi. Soba da fena ambiyans yaratmadı hani…

Hep bilindik hikâye aslında. Ofis, plazalar, günün üçte birinin dört duvar arasında geçmesi, güneşi görememek, tüketmekten tükenmek, yaptığın işlerin sonuçlarını somut şekilde görememek, yaratıcılığının, hayal gücünün, sezgilerinin günden güne körelmesi, doğadan ve kendinden git gide kopmak… Benim güzel bir işim vardı gerçi, doğa koruma alanında çalışmamdan ötürü ara sıra doğaya dokunabiliyor, nefes alabiliyordum. Yine de İstanbul’da yaşamak, her sabah Kadıköy’den Levent’e geçmek, elimdeki kitabın en heyecanlı yerinde, yani hiç müsait olmayan bir zamanda  ‘müsait bir yerde’ inmek, okuduklarımın etkisi hala sürerken ve arkadaşlarımla uzun uzun sohbet etmek isterken bir ‘günaydın’la yetinip outlook’u açmak, dışarıda olmayı deli gibi isterken yalnızca camdan bakmak, bütün bunlar ancak belli bir süre yapabileceğim şeylerdi. Belli bir süre diyorum çünkü yaptığım iş de, tanıdığım insanlar da, İstanbul’da yaşamak da bana çok şey öğretti, asla yapmamalıydım demiyorum bu nedenle. Lakin hayat uzun bir yol ve bazen bir dönemecin önünde durup karar vermeniz gerekiyor. Benim için, uzun zamandır merak ettiğim o dönemece girmenin zamanı gelmişti sadece.

Ne zaman başladı doğaya kaçma merakım bilmiyorum ama 3 yıl kadar önce Jack Kerouac’ın Zen Kaçıkları’ndan baya’ etkilendiğimi hatırlıyorum. Hatta o zamanki yöneticime gidip pat diye ‘ben dağa kaçıcam’ deyince kadıncağız ciddiye alıp üzülmüştü. O gün bu gündür aklımdaydı hep doğada yalnız başıma yaşama düşüncesi. Sonradan anladım ki yalnız başına yaşamak öyle her yiğidin harcı değilmiş.

Beni harekete geçiren şeylerden birincisi benim çok kolay gaza gelen bir insan oluşum, ikincisi ise etrafımda hayal ettiğim şeyleri yapan insanların oluşuydu. Her ne kadar Durukan (Ormanevi’nin ilk sakinlerinden) bunu bir kaçış olarak değil, bir seçim olarak nitelendirmeyi tercih etse de, yaptığı şey benim ‘kaçış’ planlarıma uyuyordu. İşi bıraktı, kuzeni ve iki arkadaşıyla birlikte dedelerinin köyüne yerleşti, kendine yeterliliğin olduğu, üretken bir yaşam kurmak için harekete geçti. Bu da bana cesaret verdi, hayal ettiklerimin gerçek olabileceğini gösterdi, ilham oldu. Evet, Ormanevi dağ tepesinde ya da orman içinde değildi ve evet Durukan yalnız da değildi ama benim hayal ettiğim ‘sade’ yaşam burada hâkimdi. Üstelik benim hesaba katmadığım bir şeye daha sahipti burası, ‘şenlikli’ bir yaşam. Hele bir de kırsalda yaşamın düşündüğüm kadar kolay olmadığını, hatta hiç kolay olmadığını ve kolektif şeklinde üretmenin keyfini gördükçe yalnızlık fikri cazibesini yitirmeye başladı.

Velhasıl gelip gitmeye başladım bizim Ormanevi’ne, nasıl oluyormuş bu işler diye. Her gelişimde dönüş çok zor oluyordu, şu anda bizi ziyarete gelen arkadaşlarımın buradan döndüklerinde söylediği gibi (Bir arkadaşım döner dönmez istifa etti!). Her dönüşümde şehirde yaptıklarım daha bir anlamsız geliyordu. Sokaklarda dip dipe, birbirinden gereksiz şeyler satan dükkânlar, gökyüzüne bakmak için başımı her kaldırdığımda göz göze geldiğim dev reklamlar, telaşlar, koşuşturmacalar, rekabet, karmaşa, kirlilik… Bense sadelik istiyordum, yalnızca sadelik.

Kırsala yerleşmeye karar verdikten sonra yaklaşık bir sene daha çalıştım. Bu süre içinde aldığım her giysiye ‘bunu köyde giyebilir miyim’ gözüyle baktım. Kredi kartımı iptal ettim, borçlarımı kapattım. Kenara az biraz para koymaya başladım ama göz korkutmasın, gerçekten az. Nasıl ve nereden başlayacağımı bilmiyordum ama zamanı geldiğinde ‘yol’un karşıma çıkacağından emindim. Ve çıktı da. İşi bırakmadan birkaç hafta önce, 3 ayımı geçirdiğim Gündönümü Çiftliği’nin sahibi sevgili Aysun Sökmen’le kesişti yolumuz.

İneklerle tanışmam bu çiftlikte çalışmaya başlamamla oldu. Öncesinde pek tanımadığım inekler hakkında çok ilginç şeyler öğrendim burada. 160 inek, başka bir deyişle 160 ayrı kadın, 160 ayrı karakter…  Her birine yaklaştığında ayrı tepki veriyor, kimi hemen yanına gelip tanışıyor, kimi uzaktan uzunca bir süre sadece göz ucuyla süzüyor. Kiminin saçı düz kiminin kıvırcık, kimi ‘balık etli’ kimi atletik, kimi sakin kimi agresif, kimi naif kimi muzip… Karakteri her ne olursa olsun, inekler genel olarak çok meraklı ve çok eğlenceli hayvanlar. Bizim sahip olmadığımız bir mizah anlayışına sahip olduklarını düşünüyorum. Kaptırmışken inekler ve bakmakla sorumlu olduğum buzağılarla ilgili daha çok şey yazmak isterim ancak bu yazımın konusu bu değil. Bu nedenle ineklerle olan maceralarımı başka bir yazıya saklıyor ve bir fotoğrafla noktalıyorum bu kısmı.

image

Gelelim Ormanevi’ne. Çiftlikten ayrılmamla Durukan’a yazdım, kırsalda yaşayabileceğim ve çalışabileceğim, bildiğin bir yerler var mı diye. Bu arada onlar çoğalmış, 5 kişilik bir kolektif olmuşlar. Durukan kolektifle konuşmuş ve aldıkları ortak kararla beni kolektife dâhil olmak için davet ettiler. Yönetim kurulunda olduğum Ormanevi Derneği’ne de proje yazacak ve finansal işlerle ilgilenecek birileri gerekiyormuş hem, o boşluğu da doldurmuş olacaktım böylece. Kolektif yaşam daha önce deneyimlediğim bir şey değildi. Her ne kadar üniversitedeki öğrenci evlerinde kalabalık güruhlar halinde yaşadıysak ve harcamalarımız dâhil birçok şeyimiz ortak olduysa da ortada birlikte çalışarak ve birlikte üreterek, birlikte kazanma durumu yoktu. Üstelik üniversitenin üzerinden beş sene geçmiş ve ben çoktan bireyselliğe alışmıştım. Bütün bunlara rağmen heyecanlandırdı beni kolektif yaşam fikri. Ayrıca kırsalı ve doğayı, tek başıma ayakta kalacak kadar da tanımıyordum. Dolayısıyla davetlerini kabul ederek göçtüm bu kez de Ormanevi’ne…

image

Hikâye burada yeni şekillenmeye başlıyor aslında. ‘Giriş’ kısmı böyleydi, bundan böyle deneyimleyeceklerim, başıma gelecekler, buraya yazacaklarım ise hikâyenin ‘gelişme’ kısmını oluşturacak. Yaşadıkça da yazacağım, paylaşacağım deneyimlerimi. Şimdilik her şey güzel gidiyor. Üretmek, sağlıklı yiyip içmek, toprakta çalışmak, Pan’la (yavru köpeğim) vakit geçirmek, doğadan aldığım ilhamla yazmak, çizmek, bisiklete atlayıp dağ tepe gezmek, en önemlisi de bunca yıldır özlemini duyduğum özgürlüğü dibine kadar hissetmek, bunların hepsi çok güzel. Bir de sobada çay demlemek…

Esen kalınız.

Ormanevi’nden Mine

Ekmek fırınını nasıl yaptık?

Yola çıkarken “Yaptığımız her şeyi belgelendireceğiz” dedik. Maksat, ileride televizyon programlarına çıkıp kameralara “biz bunların hepsini yazdık, belgeleri mevcut” diye sallayacak materyalimiz olsun. Bi’ de şu var tabi: İnternette “şeylerin” nasıl yapılmaları gerektiğini anlatan video ve yazılar gırla; ama o “şeyi” daha önce yapmamış insanın, o şeyi ilk defa yaparken yaşadığı somut süreç, soru işaretleri, dinamikler ve hatalar hakkında pek bi’ ipucu yok.

Kırsala dönen ve/veya kendine yeterliliğini arttırma yolunda olanların, yani başlangıç aşamasındakilerin temel ihtiyacı tam da bu tür bir bilgi ama.

Neyse, uzatmayayım şimdilik. Yeşil Gazete’de tüm bu meselelerle ilgili uzun bir yazı dizisi fikri var kafamda, orada girerim detaya.

Yaptığımız hemen her işte olduğu gibi bu fırın projesinde de temel yaklaşımımız şu oldu: Varolan malzeme ve altyapıyla, mantık yürüterek, insanlara sorarak (ve ama her söyleneni de hemen yapmaya kalkmadan!), en düşük masrafla yap.

İşin keyfi burada zaten.

Fırın bittikten sonra yaptığımız çok derin ve kapsamlı (=google’lamaca) araştırmada gördük ki, fırının kubbesindeki eğim için özel olarak kesilip traşlanmış tuğlalar bile satılıyormuş. Bunları kullanarak inşa ettikleri fırını “kendin-yap” olarak değerlendirenler de var. Saygımız sonsuz, cidden (ironi yok). Ve ama biz tam ters kutuptayız: Bırak özel kesilmiş tuğlayı, 30 yaşından genç ya da şekilsizlikten ayna çatlatmayan, en az bir köşesi kırık olmayan tuğlayı kullanmıyoruz. (Geçen haftalardaki duvar yapımı, misal)

Fırınla ilgili genel veriler şöyle:

Toplam masrafımız, 25 TL. Tek kalem zaten: 50 kg iri deniz tuzu (kilosu 50 kuruş).

Yapım zamanı: Aralık 2013

Net süre: Yaklaşık 40 kişi*saat

Brüt süre: 9 gün

Bizim hakoşun (çerkesçe: evin dışında bulunan mutfak/kiler binası) duvarına dayalı bir fırın vardı yıllar önce, zamanla çökmüş. Onun tabanını kullandık ve bu sefer ağzını hakoşun içine doğru değil de, bahçeye doğru verdik (Yaptığımız salça, turşu, püre, kısacası gıda saklıyoruz, içerinin ısınmaması lazım).

image

İlk iş, yukarıdaki fotoda görünen bir ufak sopayla, yıllardır kullanılmayan fırın “kaidesi”/temeli üzerinde biriken toprağı ve bitkileri kazımak oldu.

Çıkan yüksek humuslu toprağı (tahminen potasyum ve kalsiyumu yüksektir), bi’ çeşit soğandan tohum almak için ayrıca değerlendirdik.

Toprağı birer arkeolog titizliğinde temizledik, altında kalmış eski tuğlalara ulaşana dek.

image

Duvarda gözüken eski fırın ağzını tuğlayla ördük sonra, harcımız hep aynı bu arada: Kara (killi) toprak ve ince elediğimiz kum.

Fırının beton temelinin bir kısmı kırılmış, sadece onu tamir ederken birazcık çimento kattık harca (zemin beton olunca, el mecbur). Üstünü tuğlalarla kapattık.

image

Unutmadan: Fırının üstündeki çatıyı da Kasım ayında yapmıştık, o da eski-püskü odunlardan. Zaten bahçe yepisyeni kalas dolu, eski ve şekilsizler bitti. Hala da onlardan arıyoruz fellik fellik; eski malzemeyi yeniden kullanarak iş yapmanın zevki bariz bağımlılık yaratıyor.

Temel düz ve hazır ve nazır olduğunda, etrafını bir sıra tuğlayla çevreledik.

image

Burada bir not: Fırın yapımı sırasında kullandığımız tuğlaların tamamı, bundan 15 sene önce, 20 yaşındayken falan yıkılmış dam var bi’ tane evin yukarısında, onun toprak altında kalmış yıkıntılarından.

Yukarıdaki fotoğrafta görünen alanı izolasyon malzemesiyle doldurmaya geldi şimdi sıra.

Formülümüz:

  • Cam kırıkları,
  • tuz,
  • mil (ince) kırmızı toprak,
  • kül.

Camı küçük parçalara kırmak en zoru oldu. Baya’ farklı yöntemler denedik (birinin fotoğrafı aşağıda), olmadı. Sonunda Onur, örs gibi bi’ şey var bizde, onun üzerinde kalın demir boruyla yufka açar gibi kırıntıladı camları, teker teker. (Fotoğrafı yok bunun, hayalgücünüze güveniyoruz)

image


Kullandığımız tuğlalara yakından bakış: Yosunları temizlemek için eski tel fırça, fi tarihinden kalma kireç harcı artığından kurtarmak için de keski ucu.

image

İzolasyona başlamadan önce, kalite kontrol ekibi iş başında.

image

Önce tuz:

image

Ardından yufka gibi açılmış/kırılmış cam parçaları:

image

Cam yetmeyince, yine tuz:

image

Üstüne, zemin düz oldu mu diye ev yapımı-tepsi tipi su terazisiyle kontrol etmece (altında da, düz dursun diye cam var bak, şeytan ayrıntılarda gizli!)

image

Üstüne kül, ince elenmiş. Amacı hem izolasyon yapması (kül çok iyi izole eder ısıyı!), hem de üstüne sereceğimiz toprağın içinde olabilecek kum parçacıklarının (ki iyi izole etmez), zamanla tuz ve camın arasına karışıp onları da yoldan çıkarmasını engellemek.

image

Son sıra, çay boyundan getirdiğimiz kırmızı mil toprakta:

image

Bu toprağı, şu el yapımı ve özel tasarım “mini endüstriyel boy” eleğimizde elemiştik tabi önce:

image

Bu eleğin çalışma şekliyle ilgili editlenmemiş bi’ videoyu da ekleyelim madem:

El yapımı tambur elek - Home made rotary sieve from Ormanevi on Vimeo.

Toprağı eleyip serdikten sonra üstünden, bu iş için özel olarak ABD’den 599 $’a aldığımız mutfak tüpüyle geçtik, zemini düzledik.

image

En sonunda da, yanında hediyesi olarak gelen kalasla son bir tur bastırmaca

image

Bu arada, tuğlaları da yukarıdaki dam arkeolojik yıkıntısından toplayıp getiriyor, boyutlarına göre mümkün mertebe sınıflandırıyor ve yosundan neyin temizliyorduk.

image

Şimdiki adım, fırının tabanını örmece: Tuğla sıralarını aynı hizada değil de, böyle adeta sanki birbirinin içine girermişçesine gibi dizmek önemli: Sürtünme, ve haliyle sağlamlığı artıyor zeminin (eli-yüzü düzgün, fabrika çıkışı ve tektip tuğlalarınız varsa da önemli bu unsur, teknoloji her şeye kadir değil). Karanlık ve gizemli fotoğrafları sevenlere gelsin:

image

Siz okumaktan, ben yazmaktan bıktım ama yine: Tuğlalar düz ve düzgün olmanın çok uzağında, adeta birer serseri gibi kafalarına göre şekillerde, malum. Biz de modern toplumdan öğrendiklerimizi tuğlalara uyguladık: Jet’in (taşlama aleti) ucuna taktığımız bir zımpara taşıyla kendilerini biçip düzleyip, istediğimiz hizaya getirdik.

image

Zeminimiz hazır mı? Henüz değil, çünkü bunu yazmış mıydım emin değilim ama tuğlalar çok şekilsiz. Aralarındaki boşluğu da bir adet telleri dökülmüş çelik fırça yardımıyla, ve yine kırmızı mil toprakla dolduruyoruz.

image

Olduğu kadarıyla şu kadar:

image


Fırın örmeye başlayabiliriz artık. Malzemelerimiz:

  • Aynı tuğlalar
  • Kara killi toprak
  • İnce elenmiş kum


Harcı yaparak başlamalı. Bunun için eski bir naylonu toprağa seriyoruz, altına 3-5 taş koyarak biraz çukur yapıyoruz. İçine killi toprak ve ince elenmiş kum dolduralım. Şimdi de (hava soğuk olduğu için), içeride maşinganın üstünde ısıttığımız suyu ilave edip ayaklarla çiğneyerek yoğuralım.

image

Harcın hazır olduğunu hissederek anlayacaksınız. Bir de içinde böyle büyük (nohuttan büyük, diyelim) parçacık kalmamış olacak, onlar su ve kumun içine nüfuz edemediği kil topakları çünkü, o halde harç işlevi görmezler.

Harcı zeminin üstüne koyup, üstüne de tuğlayı bastırarak (ama sakin sakin bastırarak, zemini falan kırmadan) yerleştiriyoruz. Tuğlaların bir yanı oyuk, o oyuk kısmı aşağı getirecek şekilde yaptık biz hepsini. Böylece hem üst sıralar, altlarındaki sıralara daha iyi yapıştı, hem de artan/kenarlardan portlayan harç, hemen yanına koyacağımız tuğlaya zemin oldu, falan.

image

Şimdi o değil de, şu kubbe örmece gerçekten ince iş. Ve ama, teknik falan bilmeden de, içgüdüler ve akıl yürütmeyle olacak iş, bence. Hatta esas öyle yapılması gereken bi’ iş bile olabilir. Ben ilk defa yaptım misal hayatımda, öncesinde herhangi bir inşa veya mimari eğitimim de yok, “Kubbe nasıl yapılır” videosu da izlememişim, makalesi de okumamışım. Hatta itiraf edeyim, Google’a “Nasıl fırın yapılır?” diye sorup, “Fırın Kardeşliği”ndeki fırın tariflerinden birini okumam da fırının inşası neredeyse bittikten sonra oldu.

Oluyor yani, gözünüz korkmasın. “Kırsalda yaşam 101” dersini iyi aldıysanız hayattan, gerisi kolay. Onsuz da hiç bi’ şey olmaz zaten.

image

Kubbenin ilk sırasını örmeye başlar başlamaz, bahçeden bulduğumuz şekilli bir demir parçasını koyduk araya - ağız niyetine. Fırını bitirdikten sonra onun üst kısmını da kille kapattık (ki o da acayip bi’ mühendislik deneyimiydi, hele benim gibi Eşit Ağırlıkçı’ya) gerçi, gereğinden fazla büyük olduğunu fark edip.

Arada lafa daldık da, 3. sıraya kadar gelmişiz:

image

Bu noktadan kubbenin sonuna kadar olan süreçte fotoğraf yok, çünkü çekecek insan yoktu o ara. 3. sıraya kadar tuğlaları her seferinde 1-2 cm içe doğru kaydırarak geldik. Bunu yaparken harç işini iyi yapmanız gerekiyor ama, özellikle de çimento gibi malzemeler kullanmıyorsanız. 3. sıradan itibarense, her sırada hem 1-2 cm içeri doğru kaydık, hem de tuğlaları böyle hafiften dikmeye başladık: Yani fırının çeperinde kalan yanlarının altına nispeten bol harç, iç tarafına neredeyse hiç harç  - Ama iç tarafa hiç harç koymamaya kalkmayın, fırın çöküverir kafanıza. Ya da neyse öyle yapın isterseniz ya, iç güdülerinize ve aklınıza güvenin.

Kubbenin sonuna yaklaştıkça, şöyle bi’ şey olmaya başladı:image

Arada dik koyduğumuz bir iki tuğla oldu, fotoğrafta da gözüken. Fazladan ısı hapsetsinler de içlerinde, içerideki ısıyı düzenlesin ve daha uzun süreli kılsın diye. Oturma odanızın içine bir varil su koymak gibi (şimdi örnek verdik diye gaza gelip yapmayın ama), gündüz ısınıp içeriyi serinletir, akşam da o ısıyı yayarak sıcak tutar.

Az önce bahsettiğim “tuğlaları hafiften dikmek” işi şu alttaki fotoğrafta net gözüküyor.

image

Burada harcı güzel yapmak önemli, kile ve kuma güvenmek (ama her kile ve kuma da güvenmemek, içgüdülerinizi izleyiniz derim yine). Bu tuğlaların her biri 2 kg’ya yakın; o ağırlığı, belli bir yükseklikten sonra hele, dik açılı bir zeminde sabit tutmanız gerekiyor. İşte bunlar hep harç.

Kubbe bitmeden az önce, içeriden görünüm:

image

Bir de tepeden foto alıp bir sonraki aşamaya geçelim. Kubenin üst kısmının tam kapanmış halinin de fotoğrafını çekememişiz, ama işte bunu böyle devam ettirip karga tulumba nihayete erdirdiğimizi hayal ediverin:

image

Fırının iskeleti tamam, devamı da şu: üstünü sıvamak. Bu da çok önemli bi’ kısım, zira esas ısı izolasyonunu bu sıva sağlayacak. Hatta şöyle diyelim: O sıvayı, şu tuğlaları olmadan yapmanın (ve sonra o sıvanın kalıp gibi öyle kalmasının) bir yolunu bulsaydık, tuğla falan koymazdık hiç. O kadar önemli bu sıva işte. Malzemelerimiz de şunlar:

  • Kırmızı (mil) toprak
  • İnce elenmiş saman (kalın olmaz)
  • Bi’ de opsiyonel, biz deneysel olsun diye kattık, ince talaş (Mantık şu: Talaşlar kilin içinde ısıyla yanıp gaz olacak ve böylece sıva içinde hava kabarcıkları oluşturacaklar = fazladan ısı izolasyonu)

Karışımın miktarı da yaklaşık şöyle - az saman, çok toprak (yine, içgüdü ve akıl en doğrusunu söyler; hem bu tür yerel ve standart olmayan malzemelerde hata yapmak da pek kolay değil).

image

Samanın özelliği şu: Mil toprağın arasında kılcal kılcal yerleşiyor, sıvanın kuruduğu zaman çatlamasını engelliyor. İlk katın yine de çatlayan kısımları, ikinci kat bi’ sıvamayla kapatılabiliyor, muş, köyden 3-5 abiye göre. Ve ama, bizimki pek çatlamadı da nedense…

Sıvayı ayaklarla çiğnedikçe şu hale geliyor, gelmeli, gelecek:

image

Sonra da fırın iskeletinin üstünü bol bol (ortalama 2-3 parmak kalınlığında) şekilde sıvıyoruz.

Bu sıvanın üstünden ıslak bi’ bezle ve/veya ıslak ellerle geçerek pürüzsüzleştirmek de, hem sıvanın güzel ve homojen oturmasını sağlamak için önemli, hem de estetik kaygılarınız varsa..

image

Sol tarafında “avans” denen boşluğu da bıraktık, tee tuğlaları dizerken (ve sonra sıvarken). O da içerinin sıcaklığını dengelemek için kullanabileceğimiz bi’ başka mekanizma (Aç, kapa, yine aç, falan…)

Fırının nasıl kullanıldığı ve ekmeğin nasıl yapıldığı ayrı mesele, baya’ da ince bi’ iş. Aşağıda fırının son halini koyup kapatalım bu yazıyı (Şu ana kadar 6 seferde toplam 60-65 tane ekmek yaptık).

image

Böyleyken böyle.

Durukan

Pink Floyd’un duvarı mı bizim köyün duvarı mı?

‘Just another brick in the wall’ olmamak için geldim işte kırsala geldim de, burada da bir duvar mevzusudur aldı gidiyor son günlerde. Efendim bizim bahçenin arka tarafında açık bir giriş var, oraya duvar örmeye çalışıyoruz. Koyun alacağız ya, koyunlarımız bahçeden kaçmasın ya da bahçeye başka koyun karışmasın diye. Koyunlarımız deyince de bir heyecan bastı şimdi… Her şey güzel, arka bahçede kırık dökük tuğla parçaları da bulduk, sıvadık kolları ve giriştik duvarı örmeye. Önce harcı yapmak gerek tabi. Killi toprak, kum ve suyla iki el arabası harç yoğurduk. Oran önemli, karışımın ne çok sert ne de çok akışkan olması gerek. İlk arabayı tek başıma yoğurdum. Şimdi yoğurmak deyince, ekmek maceramıza da bir değinmek gerek lakin onu bu hikâyeden sonra anlatacağım. Velhasıl, kil yoğurmak yorucu işmiş. Kollarım üstüm başım falan hep çamur oldu, hafiften de bir bel ağrısı tuttu. Neyse ki bizim sobanın üstüne her daim çay kaynar. Hemen bi çay koyup kendime geldim. Çay önemli. Sonra el arabasıyla taşımış olduğumuz kırık dökük tuğlaları başladık dizmeye. Hava kararmak üzereydi, ilk gün 2-3 sıra dizebildik. Bu arada anı yaşayıp hep güzel tuğlaları seçiyoruz, iyice kırıkları sonraya bırakıyoruz. Niye geleceği düşünelim canım?*

image

İlk gün böyle geçti, gelelim ikinci güne. Durukan ve Volkan’ın günlerdir mera ıslahı üzerine kafa yormasından ötürü duvar mevzusunun sorumluluğunu Aslı ile ben aldık. Yeniden sıvadık önce kolları, sonra duvarı. Ben sıva çekiyorum, Aslı tuğla diziyor, sonra Aslı sıvıyor ben diziyorum derken duvar neredeyse boyumuza ulaştı. Bu arada gelip geçen köylüler, ‘ilk başta bişeye benzemiyodu da baya duvar oldu bu’, ‘bizim bahçeye de duvar örülcek artık siz gelirsiniz’, ‘kilden çimento da iyiymiş’ gibi yorumlarla günümüze renk katmaya devam ettiler. Vallahi ne yalan söyleyeyim, başta kırık tuğlaları görünce ben de pek şans vermemiştim ama, baya da güzel oldu bizim duvar! Alın bu da bitmemiş ama son hali (4 sıra falan kaldı, sanıyorum yarına biter):

image

Benim için ilginç anlardan bir diğeri, duvarın arasına koyduğumuz tahtaları kesmek için dekupaj kullanmayı öğrenmemdi. Durukan bir marangoz ustası edasıyla tek tek anlattı, ben de bir çırak edasıyla tek tek dinledim ve sonunda vücudumdaki tüm hücreler titreye titreye kestim tahtaları. Sonra bir süre neden araya tahta konulduğunu tartıştık, Volkan en sonunda ‘duvar çatlasa dahi tahta sayesinde yıkılmayacak, mantık bu’ yorumunu getirdi, kabul ettik. Bizim duvar çatlamayacak ama!

( *: Duvar yükseldikçe ‘anı yaşama’ konusunu yeniden düşünmeye başladık. Sonlara sakladığımız kırık tuğlalarla iş iyice zorlaştı. Aslı’yla gençliğimizde sıkı tetris oyuncuları olmamızın avantajını yaşadık bir bakıma ve adeta tetriste birbirimizi alt etmeye çalışırmışçasına bir o koydu tuğlayı gediğine bir ben! L mi geliyor, sağa çek indir. T mi geldi, sol üst köşeye. Bir de z vardı herkesin baş belası, o zamanlarda da bol harç çözdü işimizi. )

Gelelim ekmek mevzusuna. Durukan ve Volkan ekmek fırınını ben köye göçmeden hemen önce yapmışlar. Yapım aşamasını onlar daha iyi anlatır. Ben geldiğimde fırının kuruması bekleniyordu, Volkan’ın ise fırının içine küçük küçük ateşler yakıp kurumasını sağlamak gibi dâhiyane fikirleri vardı :). Sonuçta fırın kurudu ve biz ilk ekmeğimizi yapmak üzere fırını yaktık. Esasen öncesine de biraz değinmek gerekir ekmek yapımının çünkü mayayı da kendimiz yaptık. Onur ve Deniz, sorumluluklarında olan mayaya adeta çocukları gibi bakıp beslediler. Aman üşümesin, aman aç kalmasın derken maya da bizim kolektifin bir üyesi oldu çıktı. Canlanıp konuşmaya başlamasından hepimiz içten içe korktuk, korktuk da belli etmedik. Böyle böyle geçti günler, maya geldi kıvama, biz başladık heyecanlanmaya! Derken Onur ekmeği yoğurdu, Deniz suyunu tuzunu kattı, Aslı ateşi yaktı, o pişirdi bu yedi, bana anlatmak düştü, bizim ekmekler sert olduuuu… Nedenini bulmaya çalışırken elimizde birden fazla değişken olduğu ve tüm bu değişkenlerle de bizim ilk karşılaşmamız olduğu için biraz zorluk çektik. Sorun fırında mıydı, büyütüp yetiştirdiğimiz mayada mı, hamurda mı, fırını yakma yönteminde mi? Denklemdeki birden çok bilinmeyenden ötürü sonraki denememizde de çuvalladık. İlk denememizde çok uzun sürede pişen ekmekler, daha fazla ateş yakmamız gerektiğini düşünmemizden ötürü bu sefer de yandı. Ha bu arada biz tüm bu ekmekleri (toplamda 10 tane) ne yaptık? Tabi ki yedik. Öyle ya da böyle yedik. Eğer yemeseydik, üçüncü denememizde bu lezzetli ekmeklere ulaşamazdık bence.

image

Üçüncü denemede Volkan ekmeği fırından çıkarıp getirirken kalbimiz duracaktı. Ekmeği yokladık ve o da ne! Şahane olmuş! Lakin Volkan altı biraz daha pişsin diyerekten tekrar koydu ekmekleri fırına. Biz biraz dizi izledik, biraz sohbet ettik, biraz müzik dinledik derken aradan geçen uzunca bir süreden sonra Durukan’ın sorusuyla zaman durdu: Abi’ ekmekler ne oldu?

Neyse ki kabuğu biraz sertleşmiş ama ekmekler yanmamıştı. Keserken zorlandık ama içi, lezzeti, kıvamı filan müthiş! Biraz kuzinede ısıttık mı kabuğu da gayet yenebilir yumuşaklıkta oluyor. Son ekmeği yiyoruz şu anda, yarına yine bir ekmek macerası daha. Eee, kırsalda macera biter mi? (:

Esen kalınız.

Ormanevi’nden Mine

Üretimde de, tüketimde de bir olmak lazım! =)

Ormanevi olarak bi’ karar aldık, ürünlerimizi tek bir haneye göndermiyoruz. Almak isteyenlere “3-5 arkadaş da olsa bir grup kurun, toplu talepte bulunun” diyoruz . Yaşam dönüşüm çünkü; ve çok yakın tarihimizden de biliyoruz ki, ne kadar çok bir araya gelirsek o kadar güçlü, o kadar şenlikliyiz! Miktar değil önemli olan, niyet.

Elimizde şu anda pembe domates püresi ve ceviz var. Pembe domatesi hikayesini biliyorsunuz zaten (Linki şu) , cevizinkini de fırsat bulduğumuzda hazırlayacağız.

Ürünlerin fiyatı için mesaj atıverin. İhtiyacımız olan bi’ şeyiniz varsa takas yapmaya gönlümüz var, onu da yazıverin.

Pembe domatesin hikayesi

Sonunda domates mevsimi geldi çattı da, biz de Ormanevi olarak baharda tohumlarını attığımız pembe domateslerimize kavuştuk. İzmir’de çiftçi bir dostumuzdan takasla aldığımız pembe domates tohumları tamamen yerel tabi bu arada. Bunu belirtmeden geçmemek lazım.

Pembe domateslerimizin şahane olmasının yanı sıra tüm toprak yapımı, fideleme, sulama, toplama, işleme ve tabi ki yeme süreci de bir o kadar muhteşemdi. Sürdürülebilir, onarıcı bir tarım modeli uygulaması, beraberinde zorluklar ama hep keyifle, muhabbetle ve mutlulukla, öğrenmeyle, yaşamayla…

Tüm bu süreci de sizlerle paylaşmak istedik ve mini bir fotoğraf albümü hazırladık.

-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*

Her şeyden önce sağlıklı bitkiler için fideleme, fideleme için de iyi bir toprağa ihtiyacımız vardı.

Bunun için ufak bi araştırma yaptık, köylülerle konuştuk ve köyün yakınındaki bi’ merada en az 3-4 yıllık yanmış gübre “tepeciği” bulduk.

image

Volkan ve Durukan emektar 72 model “kertenkele”yle (traktördür kendisi) gidip gübreyi römorka doldurdular.

Bu gübreyi (yaklaşık 1.5 ton) eleklerde epey bir eledik. Bunun bir fotoğrafı olmasa da, bu işin iki gün boyunca kol ve göğüs kaslarımızı epey bi’ geliştirdiğini söyleyebiliriz. Hem işe yarama, hem de verimli spor işte =)

Ortaya çıkan toprak çok başarılıydı, bol bol da böbürlendik doğrusu =) Biz, “Keşke dünyadaki her yer bununla donansa, her yediğimiz bu topraklardan çıksa” derken, Çakıl da bizimle aynı fikirde olacak ki, topraktan kopamadı, yuvarlandı içinde saatlerce.

Toprağımız hazır olduktan sonra, kasaları doldurup içlerine yaklaşık 700 tane yerel domates tohumu attık fazla fazla, bir kısmı çıkmaz belki diye. Ama tohumlar tahminimizden daha yüksek oranda çimlendi. Kasadaki fideleri seyreltip torbalara şaşırttık.

image

Tabi bu fidelerin tamamı, bahçede doğaçlama bi’ şekilde yaptığımız seranın içinde büyüdü, serpildi. Etraftan bulduğumuz tahta parçalarını, köşedeki naylonu çiviyle çekiçle gülümseyerek eğdik bükdük.

image

Keyif veren de buydu işte, Ormanevi’nin diğer işlerinde olduğu gibi basit düşünüp, minimum harcama ve tüketimle en güzel basit serayı yapmak. Seraların içindeki fideleri birkaç günde bir havalandırmak, bir yandan tavukların da girmesini engellemek için enteresan yöntemler de bulduk hatta. Tüm bunları paylaşırken düsturumuzu Albert Einstein’ın sözleriyle de açıklamak güzel olurdu: “Herhangi bir akıllı ahmak, şeyleri daha büyük ve karmaşık yapabilir; bunun tersi yönde ilerlemek ise dahilik ve cesaret ister.”

image

 Tarlanın otu biçildikten ve tarlaya bir römork taze sığır gübresi yaydıktan sonra, torbalar içindeki (şaşırttığımız) fidelerle kasadaki fideleri tarlaya ektik.

image

Tüm bu sürecin bir kısmına dostlarımız da destek verdi. Birlikte, sevilenlerle yapılan işlerin ayrı bir keyfi oldu doğrusu.

image

image

Biter mi, bitmez tabi. Bu sefer de sulamaya bir çözüm bulmamız gerekti. 4 metrelik minik kuyumuzda yazın suyun çok azalacağını bildiğimizden, bulabildiğimiz en tasarruflu sulama yöntemine yöneldik. Damlamalar aldık, onları borulara bağladık ve her bir domates fidesinin dibine yerleştirdik.

image

Ağustos ayının ilk zamanları pembe domatesleri toplama zamanı gelmişti. Topladıklarımızı kasalara koyduk, taşıdık (hala da topluyoruz 2 günde bir!). Kasaların bir kısmını eşten dosttan, bir kısmını civar köylerden elde etmiştik, var olanların küçük bir kısmını da kullanılmayan tahta parçalarıyla biz onarmıştık.

image

image

Toplanan domatesleri olgunluklarına ve toplama zamanlarına göre pürelik/salçalık ve yemelik olarak ayırdık.

image

Güzelce temizledik her birini. Pürelik ve salçalık domatesleri yuvarlak masa etrafında çalışkan dostlarla birlikte, güzel müzikler eşliğinde soyduk, kestik, biçtik ve makineden geçecek hale getirdik. Kesilen parçalar atılmadı tabi, döngüye kattık, kompost kutumuza geri attık.

image

Parça parça doğranmış domatesleri salça makinesinden geçirip biriktirdik.

image

Geçtiğimiz haftalarda Ormanevi’ne gelen bir gönüllü arkadaşımızın yaptığı roket ocakta püreleri kaynattık. Bu arada roket ocak hem tasarruflu hem de çok işlevsel bir icat oldu bizim için. O kadar kazanı sağda-solda duran çalı çırpının ateşini en verimli şekilde kullanarak kolayca pişirebildik, hem de dumansız.

image

Son olarak da elde ettiğimiz domates püresini cam kavanozlara koyduk, ağızlarını kapatıp vakumlama amaçlı ters çevirip onlara evin en güzel köşelerinde yer bulduk. Arada bir de iyiler mi, bir şeye ihtiyaçları var mı diye kontrol ettik.

Şimdi pembe domates püreleri mis gibi doğal kokularıyla hanelerini bekliyor. Bize de bu tadı tatmak, ekolojik üretimin verdiği keyfi yaşamak kalıyor. 

Meleknur

Kırsala dönmek isteyenlere çağrımızdır

Kelimelerin yetmediği, ilk defa yaşadığımız koaman duyguların karşısında ufacık kaldığı günler bunlar.

(Bu çağrının, şu şarkı eşliğinde okunması tavsiye edilir:http://www.youtube.com/watch?v=M5DyCIdYfpA)

Sanki ilk defa aşık olmuşuz gibi; kalbimiz etrafını çevreleyen çelikten kelepçeyi kırmış, deli dolu atıyor.

Belki ilk defa yaşadığımızın ayırdına varıyoruz.

Kendimize, yanımızdakine, aynı şehri, aynı köyü, aynı dünyayı paylaştığımız insanlara güvenimizi yeniden ve bir daha hiç kaybetmemeye yeminler ederek (ve ettiğimiz tek yeminin bu yemin olacağına ettiğimiz yeminler eşliğinde) kazandık.

Dil, bildiğimizi anlatabilir sadece. Ve biz, bugüne dek bilmediğimiz şeyler yaşıyoruz; duvarlardaki gelmiş geçmiş en güzel mizahlara da, sokakta ve parklarda ve meydanlarda göz göze geldiklerimizde gördüğümüz nura da, mutluluktan ağlamayı sil baştan öğrenen ruhlarımıza da sığamamız bundandır.

Güneşli bir sabaha, bir gitar ve ona eşlik eden blues’la hep beraber uyanan ekoköy ahalisi gibiyiz. Hakikatin o en derin ve çocuksu iliği, hepimizin gözünde, ruhunda ve hatta bedeninde, asla silinmemeyesice atmış düğümünü.

O düğüm ki bize yaşadığımızı ve yaşamı hatırlatandır.

Uykusunu almış bu uyanışın, yatakta gerinerek pencereden giren güneşe gülümseme evresindeyiz şimdi.

Bundan sonraki adım, doğrulup yürümek, neşeli bir kahvaltının ardından bağlara, bahçelere yürümektir.

Uykunun da uyanışın da, ve sevginin de aşkın da tadı, kendini vakfedince erir ağzında zira.

Kendini doğaya, insana, yaşama ve aşka vakfedince.

Biz ki hayatını şenlikli, doğayla bir, insanla bir, adil ve mutlu bir kırsala, gönüllü sadeliğe adamışlar, hazırız. Ne zamandır pişirdiğimiz yemeğin tuzunu tam zamanında attınız, güneşi selamlayan gülümsemelerinizle.

Biz ki, kırsalla şehiri hal yoluna koymanın yolunu biliyoruz. Hayal etmeye bile korktuğumuz kadar güzel bir dünyanın en temelindeki şehir – kır kardeşliği nasıl sağlanır, biliyoruz. Kendi kendine yeterli, dayanışmacı, adil ve özgür kırsal toplulukları, ekoköyler, komünlere giden yolları biliyoruz. Zorluklarını biliyoruz.Çıkmaz sokakları gördük. Güzeliklerini biliyoruz. Ne lazım, biliyoruz. Nerede ne var, kim var, nasıl olur, olur mu, biliyoruz.

Kırsala umudu nasıl geri getireceğimizi biliyoruz.

Biliyoruz derken… Bütün bunları üstünde dans ede ede, dualarla kuracağımız köprüyü kurmayı, önündeki yolu açmayı, engelleri kaldırmayı biliyoruz.

Yürümesi, bu çağrımıza “Ben de varım” diyen, “Kırsalda özgür, doğayla dost, adil bir hayata geliyorum, kararımı verdim. Ben zaten hep vermiştim, bu anı bekliyordum” diyenlere kalmış

Bize ulaşmak için, (şimdilik):

#GeziKomünü nde Pazartesi 18:00’de “o ağacın” altında kırsala dönmek isteyen (özellikle) gençlerle buluşuyor, ilk kafileyi oluşturuyoruz.

Ulaşmadan önce ama, iyi bir düşünün. Bütünün sesini dinleyin. Bu çağrıyı okurken kalbiniz deli dolu attı mı, yerinizde duramadınız mı, içiniz dışınıza taşıp geri kalan her şeyin içinde eridi mi, bir bakın.

Biz hazırız. Siz de hazırsanız, şimdiden tezi yok, başlıyoruz.

İrem der ki…

“The earth has music for those who listen” demiş George Santayana. Kendi iç sesimi bile en son ne zaman duyduğumu hatırlamazken düştüm Ormanevi yoluna. Dedim ki kendi kendime; doğanın müziğine ritim tutmaya geldim buraya.

Kamplarda geçirdiğim onca zamanı, doğa ile ilgili gördüğüm bütün dersleri, kırsalda yaşama dair okuduğum kitapları bıraktım kavşak yolunda. İyiki de öyle yapmışım, meğer şu hayatımda hiçbir şey bilmiyormuşum zira. Ne çivi çakmasını, kütükleri birbirine bağlamayı, el arabası sürmesini, tavuk beslemeyi, horoz kovalamayı, bel ile küreğin farkını ne de yoğurt yapmasını, ekmek pişirmesini..

Birkaç gün geçtikten sonra rutinleri daha iyi anlar oldum. Uyanır uyanmaz perde aralanacak, güneş varsa bahçe pantolonu giyilecek, yağmurluysa polar alınacak üzerine. Verandada kimse yoksa bile “Günaydın” denecek yüksek sesle, çünkü Sevgili Çakıl kuyruğu havada sana bakacak, horoz ve tavuklar bahçede koştururken seni izleyecek, solucan kulesi sakinleri heyecanlanacak. Sevgili Durukan blues parçaları ile günü kutlayacak; tavuk ve horozlar beslenecek, Çakıl’a yemek verilecek ve yemeğini kapmasın diye horoz kovalanacak, kümese gidilip yumurtaya bakılacak, hep birlikte kahvaltı edilecek, yapılacak işler konuşulacak ve herkes çil yavrusu gibi dağılacak. Sevgili Volkan en sevdiği oyuncaklarını bahçeye serecek ve başlayacak doğanın müziği. Elbet biri diğerinden yardım isteyecek, diğeri ona koşarken, bir diğeri başka bir telaş peşinde olacak. O koşuşturma içerisinde zamanın nasıl geçtiği anlaşılamayacak, sadece yağmur yağmadan hava kararmadan şu çardak tamiri, kompost yuvası, solucan kulesi ve budamalar tamamlanabilse diye geçirilecek içlerden. Sonra hava kararacak, dünyanın en kötü yemeği yapılsa dahi, afiyetle yenilecek, emek için teşekkür edilecek. Sonra şişen göbekler kaşınarak kuzine başında kahve keyfi derken sohbetler birbirini kovalarken gece yarısını vuracak saat. Tam o anda tanıdık kalp çarpıntısı başlayacak kulağına fısıldamaya: “Gerçek hayata dönmek istemiyorum”

Barınma, giyecek ve gıda ise insanoğlunun temel ihtiyaçları; çatısından su damlatan, kalorifer olmadığı için rutubetli, ne kadar temizlersen temizle asla kar beyazı olamayacak mutfak tezgahı ya da koridorları, soba küllü minik salonuyla Ormanevi dört duvarı ile mükemmel bir barınak.

“İnsan doğada kirlenmez” der babam, dağa giderken fazladan bir tişörtü çantaya sıkıştırma derdine düştüğümde. Sırt çantana attığın 2 tişört, 1 pantolon ve 1 poları güneşte bahçede çalışırken, gölgeli verandada yorgunluk kahvesini yudumlarken ve akşamları hava soğuyunca değiştire değiştire giyinirken; gerçekten de farkedeceksin ki doğanın teri, lekesi, üstüne sinen isi hiç yok. Ve yüzüne gelen doğanın duruluğu en güzel makyajın olacak.

Kendi yetiştirdiklerin dışında gıda telaşına düştüğünde ise çarşambaları kurulan Biga pazarı beklenecek, bıyık altından gülümseyen pırıl pırıl hiçbir gıdanın olmadığı pazarda köylülerin kurduğu o minik tezgahlara gidecek ayakların. Onu soracaksın, bunu koklayacaksın derken, bir de bakacaksın pazar çantan hep onların sattıklarıyla dolmuş.

İşte o anda anlayacaksın ki, gerçek hayat aslında bu. Bütün temel ihtiyaçlarını karşıladığın ve aslında başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadığın hayat. Bu kadar yakınmış meğer.

Horozdan kaçarken dudağımda çıkardığım uçuk, budama yaparken elimde oluşan yara, her daim toprakta olan ellerimden gözüme bulaşan iltihap ve kuleden firar edip çantama sığınan bir solucan ile döndüm İstanbul’a bu farkındalıkla. Kulağımda ise leyleklerin, baykuşların melodisi.

Teşekkürler Sevgili Ormanevi.

İrem Tüfekcioğlu.

Dün kompost sandıklarını yaptık.
Uzun süredir cevap yazamadığımız mesajlarınız için de ufak bir not: İlgi ve heyecanınıza hemen yanıt veremediğimiz için kusurumuza bakmayın, haklısınız. Ama köyde/kırsalda yaşamın dinamikleri çok farklı, yardımımıza gelen kişiler çok iyi niyetli olsalar bile buradaki yaşama alışana, etrafı tanıyana ve ne olup bittiğini anlayıp kendi başlarına inisyatif alana kadar belirli bir zaman geçmesi gerekiyor. Bu yüzden acele etmiyoruz, adımlarımızı sağlam atıyoruz.
"Yollarımızın kesişeceği varsa, zaten kesişir elbet bir gün" diyoruz. 
"Yol" zira, üzerinde yürüyenleri öyle ya da böyle kavuşturuyor.
Zoom Info
Camera
Canon EOS 550D
ISO
800
Aperture
f/5.6
Exposure
1/2000th
Focal Length
30mm

Dün kompost sandıklarını yaptık.

Uzun süredir cevap yazamadığımız mesajlarınız için de ufak bir not: İlgi ve heyecanınıza hemen yanıt veremediğimiz için kusurumuza bakmayın, haklısınız. Ama köyde/kırsalda yaşamın dinamikleri çok farklı, yardımımıza gelen kişiler çok iyi niyetli olsalar bile buradaki yaşama alışana, etrafı tanıyana ve ne olup bittiğini anlayıp kendi başlarına inisyatif alana kadar belirli bir zaman geçmesi gerekiyor. Bu yüzden acele etmiyoruz, adımlarımızı sağlam atıyoruz.

"Yollarımızın kesişeceği varsa, zaten kesişir elbet bir gün" diyoruz. 

"Yol" zira, üzerinde yürüyenleri öyle ya da böyle kavuşturuyor.

İlk ve bir

Ormanevi’nin (biz kurucuları saymazsak) ilk çırağı Kaan yazdı bunu.

***

Ormanevi nedir sorusuna aranan cevap en iyi oraya gidip, deneyimleyince bulunuyor. Durukan’ın anlattığına göre birinci derece çevreden gelenler hariç gelen ilk misafir benmişim. Deneyimlerim yaşadıklarım, bu yazıda anlatacaklarım; ilerde yapmak, görmek, gerçekleştirmek istedikleri açısından önemliymiş, buyrunuz. 

Ormanevi’nde bir haftaya yakın bir süre geçirdim, bilgisayar karşısında minimum fiziksel aktiviteye alışmış bedenim ilk gün ciddi anlamda yoruldu. Oysa yaptığı en basitinden yaş odunları alıp, kuruluğa yığmaktı. Orada olmanın getirdiği ilk hazzı da, bu yorgunluğun üzerine çektiğim güzel uykuyla yaşadım. Bir ikincisi de tanışma imkanı bulduğum diğer Ormanevi sakini Volkan’ın güzelim ayva reçeli… 

Tavukları beslemek, yemek-sebze artıklarını komposta eklemek oranın olmazsa olmazlarından. Rutin olan şehirde yasandığı vakit yabancılaşma doruğunda hissedilirken, köyün-kırsalın rutini insana gelişmekte olan bir organizmanın büyüyüşünü izleme hissiyatını ve o basit (ama belki tam da ihtiyacımız olan hatta unuttuğumuz) mutluluğu veriyor. Neyin şu anda nasıl yapıldığı çekirdek halini henüz aşmış bir oluşum için, neyin yapılabileceğinin en somut habercisi. Ormanevi doğadan aldığını; aldığı yerin kutsiyetini gözeterek alacak, iade edebileceğini büyük bir saygıyla edecek, belki yavaş ama sağlam adımlarla büyüyecek. Çekirdekler çatlayacak, fideler dallanacak; bugun öğrenirken öğretenler, yarın öğretirken öğrenecek. Ormanevi, doğadan olmayanın sorgulanmadan üretim şekli olarak kullanıldığı hali, doğadan ve geleneksel olanla değistirecek, içimizde zaten mevcut bir farkındalığı tekrar yaratacak, uyandıracak.. Yeni ve daha az yabancılaşmış insani, bu kolektif emek işleme sürecinde arayacak, bu arayışla salınıp, olgunlaşacak. Kuzine soba kuşatmaları ve sürekli kaynayan çay eşliğinde çevrilen sıcak muhabbetlerin baki kalacağına, hep beraberce üretmek somutlundıkça muhabbetlerin daha da tatlanacağına inaniyorum. 

Kimse şehire, endüstriyel tarıma, sağlıksız ve yarınsız bir hayata mecbur değil, kırsal biz şehirliler için bir emeklilik hayali olmak zorunda da degil. Bunu bu kadar kısa zamanda anlamama vesile oldukları için Volkan, Durukan, Nilay ve Dimitri’ye teşekkür ediyorum. Siz çantanızı ve niyetinizi, umut ve samimiyetle doldurduğunuzda ihtiyacınız olanı inşa etmek için yola çıktılar. Yolları da kapıları gibi sonuna kadar açık duruyor. 

Sevgiyle. 

 Ormanevi’nden dönüş yolunda kaleme alınmıştır. 

To Tumblr, Love Pixel Union