Now Playing Tracks

Kırsala Dönüşe “yatırım” yapmak isteyen?

Kolektif olarak en başından beri kendimize belirlediğimiz görevlerden biri de OPMIWOHA (Open Minds - Working Hands; isim İsveç’ten dostlarımızla yaptığımız bir muhabbetten çıktı, öyle -ingilizce- kaldı) adını verdiğimiz bütüncül kırsala dönüş modelini uygulamak.

image

Bugüne kadar 975 gönüllü*günlük bir “kırsal deneyim” yaşattık insanlara, OPMIWOHA modelimiz ışığında. Bu süreç sonunda 2 kişi kolektife katıldı, 1 kişi ise deneyimlerinin sonunda kendi kırsal hayatını kurmak için “dağın ötesine” yelken açtı (tam da istediğimiz gibi, fışkırıp, olgunlaşıp rüzgarla savrulan tohumlar gibi).

Şu ana kadar pilot/beta aşamasında uyguladığımız OPMIWOHA’nın son aşaması olan “sürecin sonunda, kırsalda istediği iş için gerekli başlangıç sermayesini kalabalık fonlamayla toplayıp sunma” kısmını da pilot olarak uygulama zamanımız geldi.

İşte bu yazı, bunu haber vermek ve sizleri de bu iş-girişime “yatırım yapmaya” (bağışta bulunmaya değil!) çağrıda bulunmak için yazıldı.

image

İlk “deneğimiz”, aynı zamanda kolektif üyemiz olan Mine’nin mektubunu paylaşalım, lafı uzatmadan. “Ben de yatırımcı olurum buna” diyorsanız, Facebook sayfamızdan bize ne kadar yatırım yapacağınızı belirten bir mesaj atın, geri dönelim size.

(Bu metinde gördüğünüz çizimler, Mine’nin çizimlerinden bir kuple)

Yatırım yapılan işkolu: Çizim, ilüstrasyon

Yatırım yapılan OPMIWOHA’cı: Mine Çelik

Toplanmak istenen miktar: 3000 TL

Yatırım seçenekleri:

  • 150 TL (Bir logo, çizim - revizyon istekleri dahil)
  • 1000 TL (2 yıl boyunca 10 taneye kadar logo, çizim - revizyon istekleri dahil)
  • (Burcu’nun güzel sorusuna cevap) Daha küçük miktarlarda yatırım yapmak isteyenlerin kendi “önerileriyle” gelmelerini bekliyoruz. “30 lira veririm, Mine’nin bugüne kadar yaptığı çizimlerden birini isterim”, gibi. Biz de “Olmaz o iş öyle” ile “Hee, iyi madem” arasında cevaplar verelim önerilere.

Mine’nin mektubu:

Merhaba,

Benim ismim Mine Çelik. Yaklaşık 3 yıl kadar doğa koruma alanında çalıştıktan sonra kırsala yerleşmek için işten ayrıldım ve 9 aydır Ormanevi Kolektifi’nde yaşıyorum. Çiftçiliğin yanı sıra illüstrasyonla uğraşıyorum ve bu nedenle illüstrasyon yapabileceğim kalitede bir dizüstü bilgisayara ihtiyaç duyuyorum. Hep tutkum olan çizim/illüstrasyon işine nihayet kırsala yerleştikten sonra istediğim vakti ayırabiliyor ve doğadan aldığım ilhamla çeşitli tasarımlar yapıyorum. Sevdiğim işi yapıyor olmak beni hayatta en çok motive eden şeylerden biri ve yaptığım işe dijital ortamda devam edebilmek için ihtiyacım olan bilgisayarı kalabalık fonlamayla almak istiyorum.

Alacağım bilgisayar: 13 inch MacBook Air ve photoshop & illustrator programı
Toplam fiyat: 2.980 TL

image

Ormanevi Bakla Kolyeleri

Her şey İzmir’de yürürken rastladığım bir kolye tezgâhının yanından geçip, duraklayıp, gülümseyip, yeniden dönüp bakmamla başladı. Bildiğimiz kahve çekirdeklerinden, bakladan, tarçın kabuklarından, karanfil tohumlarından kolyeler yapılmıştı ve inanılmaz estetik görünüyorlardı. Bunun da ötesinde boynuna takar takmaz etrafa kahve, tarçın, karanfil kokuları saçıyordun! Tam bizim ‘organik’ tayfaya göre yani; hem doğal malzemelerden, hem de içinde tonla kimyasal içeren parfümleri çöpe attırıyor. Hemen bir tane kahveli/baklalısından edindim ve edinir edinmez de kafamda şimşekler çaktı. Bizim, ‘nasıl yiyeceğiz bu kadarını’ diye düşündüğümüz kocaman bir bakla hasadımız vardı!

Derken köye döndüm ve baklaları işlemeye başladık. İlk aşama olan çerçöpünden ayırma kısmında baklaların birden fazla tonda olduğunu fark ettim. Benim gördüğüm kolyelerde sadece tek ton bakla kullanılmıştı, güneşte kurumuş koyu kahve tonu. Sanki evren benim renklerle oynamayı sevdiğimi fark etmiş, bizim baklaları birkaç tonda kurutmuştu! Ayıklarken eflatun, yeşil ve turuncu baklaları bir kenara ayırdım. Sarıları zaten tohumluk ayırdığımız için onlar hazırdı. Evde içilmeyi bekleyen kahve çekirdeklerinin bir kısmını aşırmanın da kolektif açısından sorun olmayacağını düşündüm. Şimdi geriye bir tek bunları delme işi kalıyordu.

Delici bir aletle bakla ve kahve çekirdeklerini delme kısmının, kolye yapımı işini ben üstlendiğim için bana kalacağını düşünmüştüm. Fakat Volkan ve Durukan, -şanslıyım ki- bu iş için heves edip kolları sıvadılar.

Sonuçta tam bir kolektif çalışma ürünü olan bakladan-kolyelerimizi hazırladık ve buyrunuz bu da kendileri!

Kolyeler için kullandığımız ürünler zamanla hasat çeşitliliğimize ya da doğadan bulduklarımıza göre çeşitlenecektir.

Şimdi gelelim bu kolyeleri nasıl edinebileceğinize. İstanbul’dakiler için, ben her ay gelirken toplu getirip size bizzat ulaştırabilirim. Tanımadığım insanlarla da tanışmış olurum böylece. İstanbul dışındakiler için ise, kargo ücretini en aza indirmek için etrafınızdakileri de örgütleyip toplu siparişler verebilirsiniz. Hem daha ekonomik, hem daha ekolojik olur böylece.

Kolye fiyatı: 15 TL.

Edinmek için adres: goncaminecelik@gmail.com

Not: Kolyeyle banyoya girmeyiniz, zira ben yaptım ve sonrasında mis gibi kahve kokuları yaymak çok güzel lakin baklaların bir süre sonra boynunuzda pişip nefis bir bakla yemeğine dönüşme ihtimali var!

Mine

Erik Marmeladının Öyküsü

Son zamanlarda erik marmeladıyla haşır neşiriz. Her biri brüt 1 kg’dan tam 115 kavanoz erik marmeladını 4-5 günde yaptık. Marmeladı yaparken kullandığımız aletleri ve yapım aşamasını detaylandıracağım bu yazıda.

İlk aktörlerimizden biri roket ocak.

Roket ocak silindir şeklinde bir sobamsı. Olayı ise altında ateş giren küçük bir yer olması, dış cephesiyle iç cephesi arasında kum kül karışımı bir yalıtım olması ve ateş yanan kısmın yani ocağın kendisinin ince uzun olması. Ocak ince uzun olduğu için alt kısımdan giren oksijen tam verimli yanıyor ve az odunla çok ateş elde edebiliyorsun. Bir de duman olmuyor ki en güzel kısımlarından biri. Odunun hemen alevlenmesi için ince dal kullanıyoruz. Böylece etrafta biriken ince dal/çalı çırpıyı da değerlendirmiş oluyoruz.

İşte size enerji verimliliği! Az odun, çok ateş, hızlı sonuç!

İsminin roket ocak (roket soba da deniyor) olmasının nedeni ise ateş yanarken çıkardığı ses. Güçlü yanmadan dolayı oksijen delikten hızla giriyor, yukarı hızla yükseliyor ve ses çıkarıyor.

Tüm bunlara dayanarak söyleyebiliriz ki roket ocak Schumaer’in tanımladığı orta ölçekli/insani teknolojiye uygun bir örnek. Yani uyarlanabilir ve yeniden üretilebilir. Üstelik bu teknolojiyi eldeki hurda malzemelerden kolayca üretebiliyor olmak da cabası!

Velhasıl roket ocak yanar vaziyetteyken birinin sürekli başında bekleyip ateşi beslemesi gerekiyor. Son bir haftadır vaktimin yarısı ocağın başında geçiyor. Ben de bu vakitte kitap okuyorum, dizi izliyorum, yazıyorum ve bunun gibi şeyler.

Gelelim roket ocağın üzerinde pişen erik marmeladına. Bizim evin etrafında dört tane erik ağacı var. Ne yapsak bunca eriği diye düşünürken marmelat yapmaya karar verdik. Kolektifin reçel-marmelat uzmanı Volkan mükemmel oranı yakalayana dek birkaç deneme yaptı ve tarifi bize teslim ederek meraya, koyunlara çıktı. Buradan kendisine ve koyunlarımıza selam göndermek istiyorum.

Marmeladın diğer aktörleri gönüllülerimiz Else ve Carl ile bendeniz. İşte adım adım erik marmeladı yapım aşaması:

Ağaçtan erik toplama: Topladığımız ağaçlar evin etrafındaki, bizden önce de Ormanevi’nde var olan ağaçlar. İlaçlanmıyor. Gelip geçen çocuklar üzerine tırmanıyor. Kalanı biz toplayıp değerlendiriyoruz.

Erikleri yıkama ve roket sobanın üzerinde az suyla pişirme: Suyu eriklerin dibi tutmayacak kadar koyuyoruz. Roket sobanın üzerinde yaklaşık bir saat kadar, kaynayana kadar pişiriyoruz.

Erik suyunu ayırma, eriklerin posasını çıkarma: Erik suyunu içmek/şarap yapmak üzere ayırdıktan sonra eriklerin elek yardımıyla çekirdekleriniz çıkarıyoruz. Daha sonra 3 kez kıyma makinesinden geçirerek son posayı atıyoruz ve kalan erikleri 2/3 oranında şekerle karıştırarak yeniden kaynatıyoruz.

Kullandığımız şekerin organik olmasını istedik ve organik şekeri baya’ bi’ aradık, soruşturduk, hatta TaTuTa üyesi olduğumuz Buğday Derneği’ne de sorduk ama bulamadık, Türkiye’de henüz ya üretilmiyor ya da çok az bir üretim varsa da bilen yok. Bu nedenle konvansiyonel tarımla (şeker pancarı) üretilen şeker kullanmak zorunda kaldık. Bu noktada konvansiyonel şekerin bile, piyasada “reçel” diye satılan şeylerin içindeki mısır şurubundan çok çok daha sağlıklı olduğunu söylemeye gerek var mı, bilmiyorum.

Kavanozlama: Hazırlanan marmeladı kavanozlara doldurup kullanılmamış kapaklarla sıkıca kapatıyoruz ve kavanozları yeniden yıkayarak bir süreliğine ters çeviriyoruz. Ters çevirmemizin nedeni içindeki sıcak havanın yukarı çıkması, kapaktan sızmaması ve soğudukça kapağı vakumlaması.

Tüm bu işlem bittiğinde haliyle elimizde şişeler dolusu da erik suyu kaldı. Erik suyunu değerlendirmek için erik şarabı yapmaya karar verdik ve bu sefer şarap uzmanı Volkan’a –evet kendisinin birden fazla uzmanlık alanı var- danıştık. Erik suyuna %17 oranına ulaşana dek pekmez ilave ederek kaynattık ve diğer ucu su şişesinde olan bir boruyu içinden geçirerek fermente olmaya bıraktık. İlk defa pişmiş meyveden şarap yapıyoruz, haydi hayırlısı!

Bu ara gelenimiz gidenimiz çok, yaz mevsimi insanların dünyayı dolaşıp çiftliklere uğradığı mevsim. Türlü türlü insan geliyor, bizimle marmelat yapıyor, muhabbet ediyor ve gidiyor. Biz de bir nebze olsun sosyalleşiyoruz. Önümüz hasat dönemi, şöyle hakoşa (çerkezçede kiler) doldursak tüm hasadı işleyip, bir oh çeksek ve kutlasak diye dört gözle bekliyoruz. Sonra kış gelecek ve biz yeniden yazı özleyeceğiz…

Not: Yakında Ormanevi ürünlerinin satış yöntemi konusunda bir yazı hazırlayacağız. Nasıl tüketicibaşı olunur, nasıl tüketici olunur, bunun gibi şeyler. Ürünleri almak isteyenler bu yazıyı takip edebilirler, erik marmeladının fiyatı 20 TL olacak!

Afiyet olsun!

Mine

16 Ton Belgeseli Radyo Ormanevi'nde!

Ümit Kıvanç’ın bu harikulade belgeselini bugün ve önümüzdeki hafta boyunca her sabah 09:00’da Radyo Ormanevi’nde paylaşacağız.

Belgesele ismini veren “16 tons” şarkısının sözleri şöyle:

some people say a man is made outta mud a poor man’s made outta muscle and blood muscle and blood and skin and bones a mind that’s a-weak and a back that’s strong

you load sixteen tons, what do you get? another day older and deeper in debt saint peter don’t you call me ‘cause i can’t go i owe my soul to the company store

i was born one mornin’ when the sun didn’t shine i picked up my shovel and i walked to the mine i loaded sixteen tons of number nine coal and the straw boss said “well, a-bless my soul”

you load sixteen tons, what do you get? another day older and deeper in debt saint peter don’t you call me ‘cause i can’t go i owe my soul to the company store

i was born one mornin’, it was drizzlin’ rain fightin’ and trouble are my middle name i was raised in the canebrake* by an ol’ mama lion cain’t no-a high-toned woman make me walk the line

you load sixteen tons, what do you get? another day older and deeper in debt saint peter don’t you call me ‘cause i can’t go i owe my soul to the company store

if you see me comin’, better step aside a lotta men didn’t, a lotta men died one fist of iron, the other of steel if the right one don’t a-get you, then the left one will

you load sixteen tons, what do you get? another day older and deeper in debt saint peter don’t you call me ‘cause i can’t go i owe my soul to the company store



Sözlerin Türkçe’si…

şimdilerde kimileri insanın çamurdan yapıldığını söylüyor. oysa fakir bir insan kas ve kandan kas ve kandan, deri ve kemikten eksik bir akıl ve sağlam bir sırttan ibaret.

on altı ton yükledin de eline ne geçti? bir gün daha yaşlandın, biraz daha borçlandın. aziz peter, çağırma beni, gelemem, zira borçlandım ruhumu şirketin satış mağazasına.

günün ışımadığı bir sabah doğdum ben. küreğimi kapıp madenin yolunu tuttum. dokuz numaralı ocaktan on altı ton kömür çıkardığımda patronun köpeği “ruhum şad olsun” dedi.

on altı ton yükledin de eline ne geçti? bir gün daha yaşlandın, biraz daha borçlandın. aziz peter, çağırma beni, gelemem, zira borçlandım ruhumu şirketin satış mağazasına.

doğduğum sabah yağmur çiseliyordu. kavga ve belâ göbek adımdı. en dipte, bir anne kucağında büyüdüm. itin tekiydim ama bir kuzu kadar da asildim.

on altı ton yükledin de eline ne geçti? bir gün daha yaşlandın, biraz daha borçlandın. aziz peter, çağırma beni, gelemem, zira borçlandım ruhumu şirketin satış mağazasına.

geldiğimi görürsen kenara çekil. çekilmeyenlerin çoğu geberip gitti. bendeki yumruk demirden çelikten. hakkını almazsan başkaları alır bunu bil.

on altı ton yükledin de eline ne geçti? bir gün daha yaşlandın, biraz daha borçlandın. aziz peter, çağırma beni, gelemem, zira borçlandım ruhumu şirketin satış mağazasına.

 

mhmtbrkts asked:

Elinize saglik, kubbelerde kilit tasi onemli denir hep, siz kubbeyi nasil kapattiniz? kolay gelsin Mehmet

O kısmının fotoğrafını çekemedik ama, şöyle diyelim (sitede fırını nasıl yaptığımızı anlattığımız yazıyı okuduğunuzu varsayıyoruz): son tuğlaları koyduktan sonra ortada şekilsiz, yaklaşık 25 cm2 büyüklüğünde bir delik kaldı. Bunların üzerine de iki tuğlayı birbirini yanaklarından destekleyecek şekilde koyduk, üzerini de kırmızı toprak ve samanlı harçla örttük. Bizim fırında kullandığımız tuğlalar son derece şekilsiz olduğu için matematiksel olarak tam anlamıyla bir kilit taşı durumu oluşturmamız mümkün değildi, biz de şartlara göre adapte ettik yapıyı.

"Ormanevi’ne gelmek istiyorum, ne yapmalıyım?"

Ekleme (25 Mayıs): Gönüllü başvurularını artık yalnızca TaTuTa üzerinden alıyoruz.

Ormanevi’ni yeni duydun, ya da zaten bir süredir takip ediyordun…

Ve gelmek istiyorsun.

Amacın zaten bir süredir hayalini kurduğun kırsal ve şenlikli ve kendini ve dünyayı yeniden kuracak vakfedici yaşam için veri toplamak, deneyimlemek, muhabbet etmek… Ya da kısıtlı bir süre içerisinde kolektif köy hayatını yaşamak. Ya da tarım öğrenmek, marangozluk yapmak, “iş” öğrenmek.

Ya da başka bi’ şeyler, adını tam da koyamadığın… Ne güzel!

Ormanevi’ne gelen bu istekleri kolaylaştırmak için bu metni kaleme alalım istedik.

Ormanevi kolektifi nedir, nasıl işler, beklentilerin ne yönde olsa fena olmaz, onu biraz anlatmak derdimiz.

Baştan alalım. Ormanevi’ne gelmek istiyorsan, her şeyden önce şu aşağıdaki linkleri bir okumanı heyecanla tavsiye ediyoruz.


image


Gönüllü olarak geleceksin. Bunun anlamı şu: Ortalama 1 hafta kalmak için “başvuracaksın”. 1 haftanın sebebi, bizim senden baymamız halinde “abi sen git artık” dememizi, ya da senin aradığını bizde bulamaman halinde “ya ben erken gitsem olur mu?” diye utana sıkıla sormanı gerektirmeyecek kadar kısa, en az 2-3 gün sürecek alışma süresini atlacak kadar uzun olması.

Yani birbirimize 1 haftalık bir vaatte bulunacağız. Ne daha fazlası, ne daha azı. Geldikten sonra belli olacak gerisi (Aynı şekilde 1 haftalığına gelip 4 aydır bizimle olan bir dostumuz da var, misal).

Gelirken senden istediklerimiz şunlar:
  • Zihnini temizleyerek gelmen. Yani bir şeyleri zaten bildiğini varsaymayı bırakman. Örneğin mimari ekolojik tasarım eğitimin mi var, buraya gelip bize bunu öğretebileceğini unut. Unut ki bardağın boşalsın. Boşalsın ki yeniden dolabilsin, dolabilsin ki sen de iç kana kana sonra, doldukça biz de nasiplenebilelim bardağındaki sudan/çaydan/şaraptan.
  • Kendini vakfederek gelmen. Anlamı şu: Şehir yaşamında haklı olarak geliştirdiğimiz ve gerçekten çok işe yarayan bir “önce sorgula-sonra yap” yaklaşımı var. Her an tahakküm tehdidi altında yaşanan bireyci-şehir yaşamında elzem de bu. Burada ise şunu istiyoruz senden: Bize bir bak, niyetimize güvenmediysen ve/veya muhabbetimizi sevmediysen, kalma, git. Güvendiysen ve sevdiysen de kendini vakfet. Egondan sıyrıl, verilen işi yap, yaptıktan sonra düşün “niye yaptım, nasıl yaptım?” diye. Bu hem senin “sürecin” için elzem, hem de bizim sana yardımcı olabilmemiz için. İnan bize, bu işin yolu bu. Kırsal yaşamın da, kolektif yaşamın da gerektirdiği bu. Bu yaklaşım sana tersse, ki saygı duyarız böyle düşünmene, birbirimiz için yaratılmamışız demektir ki, o da ne güzel bi’ şey. Çeşitliliğin güzelliği burada! =) Başka bi’ yer bakın sana uyan, mutlaka vardır.
  • Yukarıdaki maddeyle doğrudan bağlantılı olarak: sen bize yardım etmeye gelmiyorsun, biz sana yardım etmek için kapımızı açıyoruz. Aksi halde düşünürsen hem kendine eziyet edeceksin, hem bize.

  • Yukarıdaki iki maddeyle doğrudan bağlantılı olarak: İş ayırmayacak, verilen işe burun kıvırmayacaksın. Amacımızın senin en bi’ güzel deneyimi yaşaman olduğuna güvendiysen (hani dedik ya, “en baştan güvenirsen sorgulamayı bi’ kenara bırakıp vakfet kendini, teslim et” diye), güveninin gereğini yerine getirmeni bekliyoruz. Sen bunu başarırsan gerisi çok kolay ve güzel gelecek, emin ol.
  • Yukarıdaki üç maddeyle bağlantılı olarak, buradaki işler mevsime, hava durumuna göre değişir. Gün olur sabahtan akşama kadar nefes almadan çalışırız, zaman gelir bütün gün yatarız. Planlamamız sağlam ve ama hava değişir, şartlar değişir… O yüzden beklentilerini sabit tutma baştan, “şu şu işi yapmaya gidiyorum” diye. Güven oyunları olur ya hani tiyatro eğitimlerinde falan, onun gibi. Bir defa güvendiysen gerçekten, sonrasında bırak kendini tamamen güvenmeye karar verdiğin insanların kollarına =)

Bu yazdıklarımıza rağmen (veya tam da bu yazdıklarımız yüzünden!) hala gelmek istiyorsan, yani bu yazdıklarımızı kabul ediyorsan, en kolay yol şu: Facebook sayfamıza gir ve bir mesaj yaz bize. Mesajında kim olduğunu, neden gelmek istediğini ve bu yazdıklarımızın sende nasıl bir hissiyat uyandırdığını kendini hiç kasmadan, olduğu gibi anlat. Ha bir de, gelmek istediğin/gelebileceğin tarihleri yaz.

Ve bizden cevap bekle.

Sevgiler!

Not: “Ama aslında ben kolektife dahil olmak istiyorum” diyorsan, onu bi’ unut. Süreç aynı yukarıda yazdığı gibi. Kolektif bi’ noktada sana “Sen de katılır mısın bize?” diye sorabilir, niyetin oysa paylaş bizle, ama bunu bir arzu/talep haline getirme. Bozuyor o her şeyi.

Bir kırsala dönüş hikayesi

Ormanevi’nden Mine yazdı:

Aslında bu yazıyı yazmak için güneşli bir günü bekliyordum. Bizim hayattaki masaya geçecek, kahvemi alacak, açık havada keyifle yazacaktım. Lakin Mart’ın gelmesiyle birlikte yağmur durmadı. Durmasın, geç bile kaldı, o ayrı. Durum böyle olunca, içeride, soba başında yazıyorum kırsala dönüş hikâyemi. Soba da fena ambiyans yaratmadı hani…

Hep bilindik hikâye aslında. Ofis, plazalar, günün üçte birinin dört duvar arasında geçmesi, güneşi görememek, tüketmekten tükenmek, yaptığın işlerin sonuçlarını somut şekilde görememek, yaratıcılığının, hayal gücünün, sezgilerinin günden güne körelmesi, doğadan ve kendinden git gide kopmak… Benim güzel bir işim vardı gerçi, doğa koruma alanında çalışmamdan ötürü ara sıra doğaya dokunabiliyor, nefes alabiliyordum. Yine de İstanbul’da yaşamak, her sabah Kadıköy’den Levent’e geçmek, elimdeki kitabın en heyecanlı yerinde, yani hiç müsait olmayan bir zamanda  ‘müsait bir yerde’ inmek, okuduklarımın etkisi hala sürerken ve arkadaşlarımla uzun uzun sohbet etmek isterken bir ‘günaydın’la yetinip outlook’u açmak, dışarıda olmayı deli gibi isterken yalnızca camdan bakmak, bütün bunlar ancak belli bir süre yapabileceğim şeylerdi. Belli bir süre diyorum çünkü yaptığım iş de, tanıdığım insanlar da, İstanbul’da yaşamak da bana çok şey öğretti, asla yapmamalıydım demiyorum bu nedenle. Lakin hayat uzun bir yol ve bazen bir dönemecin önünde durup karar vermeniz gerekiyor. Benim için, uzun zamandır merak ettiğim o dönemece girmenin zamanı gelmişti sadece.

Ne zaman başladı doğaya kaçma merakım bilmiyorum ama 3 yıl kadar önce Jack Kerouac’ın Zen Kaçıkları’ndan baya’ etkilendiğimi hatırlıyorum. Hatta o zamanki yöneticime gidip pat diye ‘ben dağa kaçıcam’ deyince kadıncağız ciddiye alıp üzülmüştü. O gün bu gündür aklımdaydı hep doğada yalnız başıma yaşama düşüncesi. Sonradan anladım ki yalnız başına yaşamak öyle her yiğidin harcı değilmiş.

Beni harekete geçiren şeylerden birincisi benim çok kolay gaza gelen bir insan oluşum, ikincisi ise etrafımda hayal ettiğim şeyleri yapan insanların oluşuydu. Her ne kadar Durukan (Ormanevi’nin ilk sakinlerinden) bunu bir kaçış olarak değil, bir seçim olarak nitelendirmeyi tercih etse de, yaptığı şey benim ‘kaçış’ planlarıma uyuyordu. İşi bıraktı, kuzeni ve iki arkadaşıyla birlikte dedelerinin köyüne yerleşti, kendine yeterliliğin olduğu, üretken bir yaşam kurmak için harekete geçti. Bu da bana cesaret verdi, hayal ettiklerimin gerçek olabileceğini gösterdi, ilham oldu. Evet, Ormanevi dağ tepesinde ya da orman içinde değildi ve evet Durukan yalnız da değildi ama benim hayal ettiğim ‘sade’ yaşam burada hâkimdi. Üstelik benim hesaba katmadığım bir şeye daha sahipti burası, ‘şenlikli’ bir yaşam. Hele bir de kırsalda yaşamın düşündüğüm kadar kolay olmadığını, hatta hiç kolay olmadığını ve kolektif şeklinde üretmenin keyfini gördükçe yalnızlık fikri cazibesini yitirmeye başladı.

Velhasıl gelip gitmeye başladım bizim Ormanevi’ne, nasıl oluyormuş bu işler diye. Her gelişimde dönüş çok zor oluyordu, şu anda bizi ziyarete gelen arkadaşlarımın buradan döndüklerinde söylediği gibi (Bir arkadaşım döner dönmez istifa etti!). Her dönüşümde şehirde yaptıklarım daha bir anlamsız geliyordu. Sokaklarda dip dipe, birbirinden gereksiz şeyler satan dükkânlar, gökyüzüne bakmak için başımı her kaldırdığımda göz göze geldiğim dev reklamlar, telaşlar, koşuşturmacalar, rekabet, karmaşa, kirlilik… Bense sadelik istiyordum, yalnızca sadelik.

Kırsala yerleşmeye karar verdikten sonra yaklaşık bir sene daha çalıştım. Bu süre içinde aldığım her giysiye ‘bunu köyde giyebilir miyim’ gözüyle baktım. Kredi kartımı iptal ettim, borçlarımı kapattım. Kenara az biraz para koymaya başladım ama göz korkutmasın, gerçekten az. Nasıl ve nereden başlayacağımı bilmiyordum ama zamanı geldiğinde ‘yol’un karşıma çıkacağından emindim. Ve çıktı da. İşi bırakmadan birkaç hafta önce, 3 ayımı geçirdiğim Gündönümü Çiftliği’nin sahibi sevgili Aysun Sökmen’le kesişti yolumuz.

İneklerle tanışmam bu çiftlikte çalışmaya başlamamla oldu. Öncesinde pek tanımadığım inekler hakkında çok ilginç şeyler öğrendim burada. 160 inek, başka bir deyişle 160 ayrı kadın, 160 ayrı karakter…  Her birine yaklaştığında ayrı tepki veriyor, kimi hemen yanına gelip tanışıyor, kimi uzaktan uzunca bir süre sadece göz ucuyla süzüyor. Kiminin saçı düz kiminin kıvırcık, kimi ‘balık etli’ kimi atletik, kimi sakin kimi agresif, kimi naif kimi muzip… Karakteri her ne olursa olsun, inekler genel olarak çok meraklı ve çok eğlenceli hayvanlar. Bizim sahip olmadığımız bir mizah anlayışına sahip olduklarını düşünüyorum. Kaptırmışken inekler ve bakmakla sorumlu olduğum buzağılarla ilgili daha çok şey yazmak isterim ancak bu yazımın konusu bu değil. Bu nedenle ineklerle olan maceralarımı başka bir yazıya saklıyor ve bir fotoğrafla noktalıyorum bu kısmı.

image

Gelelim Ormanevi’ne. Çiftlikten ayrılmamla Durukan’a yazdım, kırsalda yaşayabileceğim ve çalışabileceğim, bildiğin bir yerler var mı diye. Bu arada onlar çoğalmış, 5 kişilik bir kolektif olmuşlar. Durukan kolektifle konuşmuş ve aldıkları ortak kararla beni kolektife dâhil olmak için davet ettiler. Yönetim kurulunda olduğum Ormanevi Derneği’ne de proje yazacak ve finansal işlerle ilgilenecek birileri gerekiyormuş hem, o boşluğu da doldurmuş olacaktım böylece. Kolektif yaşam daha önce deneyimlediğim bir şey değildi. Her ne kadar üniversitedeki öğrenci evlerinde kalabalık güruhlar halinde yaşadıysak ve harcamalarımız dâhil birçok şeyimiz ortak olduysa da ortada birlikte çalışarak ve birlikte üreterek, birlikte kazanma durumu yoktu. Üstelik üniversitenin üzerinden beş sene geçmiş ve ben çoktan bireyselliğe alışmıştım. Bütün bunlara rağmen heyecanlandırdı beni kolektif yaşam fikri. Ayrıca kırsalı ve doğayı, tek başıma ayakta kalacak kadar da tanımıyordum. Dolayısıyla davetlerini kabul ederek göçtüm bu kez de Ormanevi’ne…

image

Hikâye burada yeni şekillenmeye başlıyor aslında. ‘Giriş’ kısmı böyleydi, bundan böyle deneyimleyeceklerim, başıma gelecekler, buraya yazacaklarım ise hikâyenin ‘gelişme’ kısmını oluşturacak. Yaşadıkça da yazacağım, paylaşacağım deneyimlerimi. Şimdilik her şey güzel gidiyor. Üretmek, sağlıklı yiyip içmek, toprakta çalışmak, Pan’la (yavru köpeğim) vakit geçirmek, doğadan aldığım ilhamla yazmak, çizmek, bisiklete atlayıp dağ tepe gezmek, en önemlisi de bunca yıldır özlemini duyduğum özgürlüğü dibine kadar hissetmek, bunların hepsi çok güzel. Bir de sobada çay demlemek…

Esen kalınız.

Ormanevi’nden Mine

Ekmek fırınını nasıl yaptık?

Yola çıkarken “Yaptığımız her şeyi belgelendireceğiz” dedik. Maksat, ileride televizyon programlarına çıkıp kameralara “biz bunların hepsini yazdık, belgeleri mevcut” diye sallayacak materyalimiz olsun. Bi’ de şu var tabi: İnternette “şeylerin” nasıl yapılmaları gerektiğini anlatan video ve yazılar gırla; ama o “şeyi” daha önce yapmamış insanın, o şeyi ilk defa yaparken yaşadığı somut süreç, soru işaretleri, dinamikler ve hatalar hakkında pek bi’ ipucu yok.

Kırsala dönen ve/veya kendine yeterliliğini arttırma yolunda olanların, yani başlangıç aşamasındakilerin temel ihtiyacı tam da bu tür bir bilgi ama.

Neyse, uzatmayayım şimdilik. Yeşil Gazete’de tüm bu meselelerle ilgili uzun bir yazı dizisi fikri var kafamda, orada girerim detaya.

Yaptığımız hemen her işte olduğu gibi bu fırın projesinde de temel yaklaşımımız şu oldu: Varolan malzeme ve altyapıyla, mantık yürüterek, insanlara sorarak (ve ama her söyleneni de hemen yapmaya kalkmadan!), en düşük masrafla yap.

İşin keyfi burada zaten.

Fırın bittikten sonra yaptığımız çok derin ve kapsamlı (=google’lamaca) araştırmada gördük ki, fırının kubbesindeki eğim için özel olarak kesilip traşlanmış tuğlalar bile satılıyormuş. Bunları kullanarak inşa ettikleri fırını “kendin-yap” olarak değerlendirenler de var. Saygımız sonsuz, cidden (ironi yok). Ve ama biz tam ters kutuptayız: Bırak özel kesilmiş tuğlayı, 30 yaşından genç ya da şekilsizlikten ayna çatlatmayan, en az bir köşesi kırık olmayan tuğlayı kullanmıyoruz. (Geçen haftalardaki duvar yapımı, misal)

Fırınla ilgili genel veriler şöyle:

Toplam masrafımız, 25 TL. Tek kalem zaten: 50 kg iri deniz tuzu (kilosu 50 kuruş).

Yapım zamanı: Aralık 2013

Net süre: Yaklaşık 40 kişi*saat

Brüt süre: 9 gün

Bizim hakoşun (çerkesçe: evin dışında bulunan mutfak/kiler binası) duvarına dayalı bir fırın vardı yıllar önce, zamanla çökmüş. Onun tabanını kullandık ve bu sefer ağzını hakoşun içine doğru değil de, bahçeye doğru verdik (Yaptığımız salça, turşu, püre, kısacası gıda saklıyoruz, içerinin ısınmaması lazım).

image

İlk iş, yukarıdaki fotoda görünen bir ufak sopayla, yıllardır kullanılmayan fırın “kaidesi”/temeli üzerinde biriken toprağı ve bitkileri kazımak oldu.

Çıkan yüksek humuslu toprağı (tahminen potasyum ve kalsiyumu yüksektir), bi’ çeşit soğandan tohum almak için ayrıca değerlendirdik.

Toprağı birer arkeolog titizliğinde temizledik, altında kalmış eski tuğlalara ulaşana dek.

image

Duvarda gözüken eski fırın ağzını tuğlayla ördük sonra, harcımız hep aynı bu arada: Kara (killi) toprak ve ince elediğimiz kum.

Fırının beton temelinin bir kısmı kırılmış, sadece onu tamir ederken birazcık çimento kattık harca (zemin beton olunca, el mecbur). Üstünü tuğlalarla kapattık.

image

Unutmadan: Fırının üstündeki çatıyı da Kasım ayında yapmıştık, o da eski-püskü odunlardan. Zaten bahçe yepisyeni kalas dolu, eski ve şekilsizler bitti. Hala da onlardan arıyoruz fellik fellik; eski malzemeyi yeniden kullanarak iş yapmanın zevki bariz bağımlılık yaratıyor.

Temel düz ve hazır ve nazır olduğunda, etrafını bir sıra tuğlayla çevreledik.

image

Burada bir not: Fırın yapımı sırasında kullandığımız tuğlaların tamamı, bundan 15 sene önce, 20 yaşındayken falan yıkılmış dam var bi’ tane evin yukarısında, onun toprak altında kalmış yıkıntılarından.

Yukarıdaki fotoğrafta görünen alanı izolasyon malzemesiyle doldurmaya geldi şimdi sıra.

Formülümüz:

  • Cam kırıkları,
  • tuz,
  • mil (ince) kırmızı toprak,
  • kül.

Camı küçük parçalara kırmak en zoru oldu. Baya’ farklı yöntemler denedik (birinin fotoğrafı aşağıda), olmadı. Sonunda Onur, örs gibi bi’ şey var bizde, onun üzerinde kalın demir boruyla yufka açar gibi kırıntıladı camları, teker teker. (Fotoğrafı yok bunun, hayalgücünüze güveniyoruz)

image


Kullandığımız tuğlalara yakından bakış: Yosunları temizlemek için eski tel fırça, fi tarihinden kalma kireç harcı artığından kurtarmak için de keski ucu.

image

İzolasyona başlamadan önce, kalite kontrol ekibi iş başında.

image

Önce tuz:

image

Ardından yufka gibi açılmış/kırılmış cam parçaları:

image

Cam yetmeyince, yine tuz:

image

Üstüne, zemin düz oldu mu diye ev yapımı-tepsi tipi su terazisiyle kontrol etmece (altında da, düz dursun diye cam var bak, şeytan ayrıntılarda gizli!)

image

Üstüne kül, ince elenmiş. Amacı hem izolasyon yapması (kül çok iyi izole eder ısıyı!), hem de üstüne sereceğimiz toprağın içinde olabilecek kum parçacıklarının (ki iyi izole etmez), zamanla tuz ve camın arasına karışıp onları da yoldan çıkarmasını engellemek.

image

Son sıra, çay boyundan getirdiğimiz kırmızı mil toprakta:

image

Bu toprağı, şu el yapımı ve özel tasarım “mini endüstriyel boy” eleğimizde elemiştik tabi önce:

image

Bu eleğin çalışma şekliyle ilgili editlenmemiş bi’ videoyu da ekleyelim madem:

El yapımı tambur elek - Home made rotary sieve from Ormanevi on Vimeo.

Toprağı eleyip serdikten sonra üstünden, bu iş için özel olarak ABD’den 599 $’a aldığımız mutfak tüpüyle geçtik, zemini düzledik.

image

En sonunda da, yanında hediyesi olarak gelen kalasla son bir tur bastırmaca

image

Bu arada, tuğlaları da yukarıdaki dam arkeolojik yıkıntısından toplayıp getiriyor, boyutlarına göre mümkün mertebe sınıflandırıyor ve yosundan neyin temizliyorduk.

image

Şimdiki adım, fırının tabanını örmece: Tuğla sıralarını aynı hizada değil de, böyle adeta sanki birbirinin içine girermişçesine gibi dizmek önemli: Sürtünme, ve haliyle sağlamlığı artıyor zeminin (eli-yüzü düzgün, fabrika çıkışı ve tektip tuğlalarınız varsa da önemli bu unsur, teknoloji her şeye kadir değil). Karanlık ve gizemli fotoğrafları sevenlere gelsin:

image

Siz okumaktan, ben yazmaktan bıktım ama yine: Tuğlalar düz ve düzgün olmanın çok uzağında, adeta birer serseri gibi kafalarına göre şekillerde, malum. Biz de modern toplumdan öğrendiklerimizi tuğlalara uyguladık: Jet’in (taşlama aleti) ucuna taktığımız bir zımpara taşıyla kendilerini biçip düzleyip, istediğimiz hizaya getirdik.

image

Zeminimiz hazır mı? Henüz değil, çünkü bunu yazmış mıydım emin değilim ama tuğlalar çok şekilsiz. Aralarındaki boşluğu da bir adet telleri dökülmüş çelik fırça yardımıyla, ve yine kırmızı mil toprakla dolduruyoruz.

image

Olduğu kadarıyla şu kadar:

image


Fırın örmeye başlayabiliriz artık. Malzemelerimiz:

  • Aynı tuğlalar
  • Kara killi toprak
  • İnce elenmiş kum


Harcı yaparak başlamalı. Bunun için eski bir naylonu toprağa seriyoruz, altına 3-5 taş koyarak biraz çukur yapıyoruz. İçine killi toprak ve ince elenmiş kum dolduralım. Şimdi de (hava soğuk olduğu için), içeride maşinganın üstünde ısıttığımız suyu ilave edip ayaklarla çiğneyerek yoğuralım.

image

Harcın hazır olduğunu hissederek anlayacaksınız. Bir de içinde böyle büyük (nohuttan büyük, diyelim) parçacık kalmamış olacak, onlar su ve kumun içine nüfuz edemediği kil topakları çünkü, o halde harç işlevi görmezler.

Harcı zeminin üstüne koyup, üstüne de tuğlayı bastırarak (ama sakin sakin bastırarak, zemini falan kırmadan) yerleştiriyoruz. Tuğlaların bir yanı oyuk, o oyuk kısmı aşağı getirecek şekilde yaptık biz hepsini. Böylece hem üst sıralar, altlarındaki sıralara daha iyi yapıştı, hem de artan/kenarlardan portlayan harç, hemen yanına koyacağımız tuğlaya zemin oldu, falan.

image

Şimdi o değil de, şu kubbe örmece gerçekten ince iş. Ve ama, teknik falan bilmeden de, içgüdüler ve akıl yürütmeyle olacak iş, bence. Hatta esas öyle yapılması gereken bi’ iş bile olabilir. Ben ilk defa yaptım misal hayatımda, öncesinde herhangi bir inşa veya mimari eğitimim de yok, “Kubbe nasıl yapılır” videosu da izlememişim, makalesi de okumamışım. Hatta itiraf edeyim, Google’a “Nasıl fırın yapılır?” diye sorup, “Fırın Kardeşliği”ndeki fırın tariflerinden birini okumam da fırının inşası neredeyse bittikten sonra oldu.

Oluyor yani, gözünüz korkmasın. “Kırsalda yaşam 101” dersini iyi aldıysanız hayattan, gerisi kolay. Onsuz da hiç bi’ şey olmaz zaten.

image

Kubbenin ilk sırasını örmeye başlar başlamaz, bahçeden bulduğumuz şekilli bir demir parçasını koyduk araya - ağız niyetine. Fırını bitirdikten sonra onun üst kısmını da kille kapattık (ki o da acayip bi’ mühendislik deneyimiydi, hele benim gibi Eşit Ağırlıkçı’ya) gerçi, gereğinden fazla büyük olduğunu fark edip.

Arada lafa daldık da, 3. sıraya kadar gelmişiz:

image

Bu noktadan kubbenin sonuna kadar olan süreçte fotoğraf yok, çünkü çekecek insan yoktu o ara. 3. sıraya kadar tuğlaları her seferinde 1-2 cm içe doğru kaydırarak geldik. Bunu yaparken harç işini iyi yapmanız gerekiyor ama, özellikle de çimento gibi malzemeler kullanmıyorsanız. 3. sıradan itibarense, her sırada hem 1-2 cm içeri doğru kaydık, hem de tuğlaları böyle hafiften dikmeye başladık: Yani fırının çeperinde kalan yanlarının altına nispeten bol harç, iç tarafına neredeyse hiç harç  - Ama iç tarafa hiç harç koymamaya kalkmayın, fırın çöküverir kafanıza. Ya da neyse öyle yapın isterseniz ya, iç güdülerinize ve aklınıza güvenin.

Kubbenin sonuna yaklaştıkça, şöyle bi’ şey olmaya başladı:image

Arada dik koyduğumuz bir iki tuğla oldu, fotoğrafta da gözüken. Fazladan ısı hapsetsinler de içlerinde, içerideki ısıyı düzenlesin ve daha uzun süreli kılsın diye. Oturma odanızın içine bir varil su koymak gibi (şimdi örnek verdik diye gaza gelip yapmayın ama), gündüz ısınıp içeriyi serinletir, akşam da o ısıyı yayarak sıcak tutar.

Az önce bahsettiğim “tuğlaları hafiften dikmek” işi şu alttaki fotoğrafta net gözüküyor.

image

Burada harcı güzel yapmak önemli, kile ve kuma güvenmek (ama her kile ve kuma da güvenmemek, içgüdülerinizi izleyiniz derim yine). Bu tuğlaların her biri 2 kg’ya yakın; o ağırlığı, belli bir yükseklikten sonra hele, dik açılı bir zeminde sabit tutmanız gerekiyor. İşte bunlar hep harç.

Kubbe bitmeden az önce, içeriden görünüm:

image

Bir de tepeden foto alıp bir sonraki aşamaya geçelim. Kubenin üst kısmının tam kapanmış halinin de fotoğrafını çekememişiz, ama işte bunu böyle devam ettirip karga tulumba nihayete erdirdiğimizi hayal ediverin:

image

Fırının iskeleti tamam, devamı da şu: üstünü sıvamak. Bu da çok önemli bi’ kısım, zira esas ısı izolasyonunu bu sıva sağlayacak. Hatta şöyle diyelim: O sıvayı, şu tuğlaları olmadan yapmanın (ve sonra o sıvanın kalıp gibi öyle kalmasının) bir yolunu bulsaydık, tuğla falan koymazdık hiç. O kadar önemli bu sıva işte. Malzemelerimiz de şunlar:

  • Kırmızı (mil) toprak
  • İnce elenmiş saman (kalın olmaz)
  • Bi’ de opsiyonel, biz deneysel olsun diye kattık, ince talaş (Mantık şu: Talaşlar kilin içinde ısıyla yanıp gaz olacak ve böylece sıva içinde hava kabarcıkları oluşturacaklar = fazladan ısı izolasyonu)

Karışımın miktarı da yaklaşık şöyle - az saman, çok toprak (yine, içgüdü ve akıl en doğrusunu söyler; hem bu tür yerel ve standart olmayan malzemelerde hata yapmak da pek kolay değil).

image

Samanın özelliği şu: Mil toprağın arasında kılcal kılcal yerleşiyor, sıvanın kuruduğu zaman çatlamasını engelliyor. İlk katın yine de çatlayan kısımları, ikinci kat bi’ sıvamayla kapatılabiliyor, muş, köyden 3-5 abiye göre. Ve ama, bizimki pek çatlamadı da nedense…

Sıvayı ayaklarla çiğnedikçe şu hale geliyor, gelmeli, gelecek:

image

Sonra da fırın iskeletinin üstünü bol bol (ortalama 2-3 parmak kalınlığında) şekilde sıvıyoruz.

Bu sıvanın üstünden ıslak bi’ bezle ve/veya ıslak ellerle geçerek pürüzsüzleştirmek de, hem sıvanın güzel ve homojen oturmasını sağlamak için önemli, hem de estetik kaygılarınız varsa..

image

Sol tarafında “avans” denen boşluğu da bıraktık, tee tuğlaları dizerken (ve sonra sıvarken). O da içerinin sıcaklığını dengelemek için kullanabileceğimiz bi’ başka mekanizma (Aç, kapa, yine aç, falan…)

Fırının nasıl kullanıldığı ve ekmeğin nasıl yapıldığı ayrı mesele, baya’ da ince bi’ iş. Aşağıda fırının son halini koyup kapatalım bu yazıyı (Şu ana kadar 6 seferde toplam 60-65 tane ekmek yaptık).

image

Böyleyken böyle.

Durukan

Pink Floyd’un duvarı mı bizim köyün duvarı mı?

‘Just another brick in the wall’ olmamak için geldim işte kırsala geldim de, burada da bir duvar mevzusudur aldı gidiyor son günlerde. Efendim bizim bahçenin arka tarafında açık bir giriş var, oraya duvar örmeye çalışıyoruz. Koyun alacağız ya, koyunlarımız bahçeden kaçmasın ya da bahçeye başka koyun karışmasın diye. Koyunlarımız deyince de bir heyecan bastı şimdi… Her şey güzel, arka bahçede kırık dökük tuğla parçaları da bulduk, sıvadık kolları ve giriştik duvarı örmeye. Önce harcı yapmak gerek tabi. Killi toprak, kum ve suyla iki el arabası harç yoğurduk. Oran önemli, karışımın ne çok sert ne de çok akışkan olması gerek. İlk arabayı tek başıma yoğurdum. Şimdi yoğurmak deyince, ekmek maceramıza da bir değinmek gerek lakin onu bu hikâyeden sonra anlatacağım. Velhasıl, kil yoğurmak yorucu işmiş. Kollarım üstüm başım falan hep çamur oldu, hafiften de bir bel ağrısı tuttu. Neyse ki bizim sobanın üstüne her daim çay kaynar. Hemen bi çay koyup kendime geldim. Çay önemli. Sonra el arabasıyla taşımış olduğumuz kırık dökük tuğlaları başladık dizmeye. Hava kararmak üzereydi, ilk gün 2-3 sıra dizebildik. Bu arada anı yaşayıp hep güzel tuğlaları seçiyoruz, iyice kırıkları sonraya bırakıyoruz. Niye geleceği düşünelim canım?*

image

İlk gün böyle geçti, gelelim ikinci güne. Durukan ve Volkan’ın günlerdir mera ıslahı üzerine kafa yormasından ötürü duvar mevzusunun sorumluluğunu Aslı ile ben aldık. Yeniden sıvadık önce kolları, sonra duvarı. Ben sıva çekiyorum, Aslı tuğla diziyor, sonra Aslı sıvıyor ben diziyorum derken duvar neredeyse boyumuza ulaştı. Bu arada gelip geçen köylüler, ‘ilk başta bişeye benzemiyodu da baya duvar oldu bu’, ‘bizim bahçeye de duvar örülcek artık siz gelirsiniz’, ‘kilden çimento da iyiymiş’ gibi yorumlarla günümüze renk katmaya devam ettiler. Vallahi ne yalan söyleyeyim, başta kırık tuğlaları görünce ben de pek şans vermemiştim ama, baya da güzel oldu bizim duvar! Alın bu da bitmemiş ama son hali (4 sıra falan kaldı, sanıyorum yarına biter):

image

Benim için ilginç anlardan bir diğeri, duvarın arasına koyduğumuz tahtaları kesmek için dekupaj kullanmayı öğrenmemdi. Durukan bir marangoz ustası edasıyla tek tek anlattı, ben de bir çırak edasıyla tek tek dinledim ve sonunda vücudumdaki tüm hücreler titreye titreye kestim tahtaları. Sonra bir süre neden araya tahta konulduğunu tartıştık, Volkan en sonunda ‘duvar çatlasa dahi tahta sayesinde yıkılmayacak, mantık bu’ yorumunu getirdi, kabul ettik. Bizim duvar çatlamayacak ama!

( *: Duvar yükseldikçe ‘anı yaşama’ konusunu yeniden düşünmeye başladık. Sonlara sakladığımız kırık tuğlalarla iş iyice zorlaştı. Aslı’yla gençliğimizde sıkı tetris oyuncuları olmamızın avantajını yaşadık bir bakıma ve adeta tetriste birbirimizi alt etmeye çalışırmışçasına bir o koydu tuğlayı gediğine bir ben! L mi geliyor, sağa çek indir. T mi geldi, sol üst köşeye. Bir de z vardı herkesin baş belası, o zamanlarda da bol harç çözdü işimizi. )

Gelelim ekmek mevzusuna. Durukan ve Volkan ekmek fırınını ben köye göçmeden hemen önce yapmışlar. Yapım aşamasını onlar daha iyi anlatır. Ben geldiğimde fırının kuruması bekleniyordu, Volkan’ın ise fırının içine küçük küçük ateşler yakıp kurumasını sağlamak gibi dâhiyane fikirleri vardı :). Sonuçta fırın kurudu ve biz ilk ekmeğimizi yapmak üzere fırını yaktık. Esasen öncesine de biraz değinmek gerekir ekmek yapımının çünkü mayayı da kendimiz yaptık. Onur ve Deniz, sorumluluklarında olan mayaya adeta çocukları gibi bakıp beslediler. Aman üşümesin, aman aç kalmasın derken maya da bizim kolektifin bir üyesi oldu çıktı. Canlanıp konuşmaya başlamasından hepimiz içten içe korktuk, korktuk da belli etmedik. Böyle böyle geçti günler, maya geldi kıvama, biz başladık heyecanlanmaya! Derken Onur ekmeği yoğurdu, Deniz suyunu tuzunu kattı, Aslı ateşi yaktı, o pişirdi bu yedi, bana anlatmak düştü, bizim ekmekler sert olduuuu… Nedenini bulmaya çalışırken elimizde birden fazla değişken olduğu ve tüm bu değişkenlerle de bizim ilk karşılaşmamız olduğu için biraz zorluk çektik. Sorun fırında mıydı, büyütüp yetiştirdiğimiz mayada mı, hamurda mı, fırını yakma yönteminde mi? Denklemdeki birden çok bilinmeyenden ötürü sonraki denememizde de çuvalladık. İlk denememizde çok uzun sürede pişen ekmekler, daha fazla ateş yakmamız gerektiğini düşünmemizden ötürü bu sefer de yandı. Ha bu arada biz tüm bu ekmekleri (toplamda 10 tane) ne yaptık? Tabi ki yedik. Öyle ya da böyle yedik. Eğer yemeseydik, üçüncü denememizde bu lezzetli ekmeklere ulaşamazdık bence.

image

Üçüncü denemede Volkan ekmeği fırından çıkarıp getirirken kalbimiz duracaktı. Ekmeği yokladık ve o da ne! Şahane olmuş! Lakin Volkan altı biraz daha pişsin diyerekten tekrar koydu ekmekleri fırına. Biz biraz dizi izledik, biraz sohbet ettik, biraz müzik dinledik derken aradan geçen uzunca bir süreden sonra Durukan’ın sorusuyla zaman durdu: Abi’ ekmekler ne oldu?

Neyse ki kabuğu biraz sertleşmiş ama ekmekler yanmamıştı. Keserken zorlandık ama içi, lezzeti, kıvamı filan müthiş! Biraz kuzinede ısıttık mı kabuğu da gayet yenebilir yumuşaklıkta oluyor. Son ekmeği yiyoruz şu anda, yarına yine bir ekmek macerası daha. Eee, kırsalda macera biter mi? (:

Esen kalınız.

Ormanevi’nden Mine

To Tumblr, Love Pixel Union