Now Playing Tracks

Kırsal Yaşamdan Öyküler 5 – Çobanlık ne güzel hey ne güzel hey hey!

Merhaba.

Geçenlerde 18. Dünya Organik Kongresi gerçekleşti. Yeşil Gazete’de bununla ilgili fazlaca bilgi var, merak eden araştırabilir, hatta araştırsın zira duyduğuma göre kongre çok güzel geçmiş. Duyduğuma göre diyorum çünkü gidemedim. Birilerinin Ormanevi’nde kalıp çobanlığı devralması gerekiyordu. İşte bu sebeple ki, bu yazım çobanlıkla ve geçen sefer söz verdiğim gibi kalabalık fonlamayla ilgili olacak. Önce çobalıkla başlayalım.

Sadece üç dört gün çobanlık yaptım ve neler neler gözlemledim. Bizim Volkan ve Durukan (koyunlar onların işi) allah bilir neler biliyordur diye düşündüm, haydi onları da geçtim yıllardır çobanlık yapanların gözlem ve bilgi birikimini bir düşünün. Hayvanlara dair, toprağa dair, iklime dair, çayıra çimene dair…

Mesela, bizim köpeklerle koyunlar arasında bildiğin bağ oluşmuş, üç dört aylık kısacık  sürede hem de. Artık arkadaşlık bağı mı, köpeklerden kaynaklı ‘korumacı-babacan’ bir bağ mı, koyunların yaşça büyük kadınlar olduğunu düşünürsek ‘anaç’ bir bağ mı, orasını bilemem. Lakin gözümün önünde, köpekler koyunları koruyor kolluyor, toparlayıp oradan oraya götürüyor, koyunlardan özellikle biri gelip gelip köpeklerle oynaşıyor, nereye gitse takip ediyor, illa gelip kafasını dayıyor sırtına bir yere. Bir ara Zek’in, koyunun tekinin kulağını öptüğüne yemin edebilirim kafamda hayal etmediysem. O sahneyi yakalayamadım ama bununla idare ediverin.

 image

 

Bir diğer enteresan gözlem, koyunlar klasik müziği seviyor. Tamam, kulağa klişe gibi geldiğinin farkındayım ama gözünüzün önünde koyunların taaa uzaklardan kemana doğru koşarak geldiklerini düşününce oldukça heyecan verici bir durum. En azından kırsal yaşam için oldukça heyecan verici bir durum. Meraya son çıkışımda evdeki tüm hatunları topladım, bizim Gökçe kemanını da aldı yanına. Varır varmaz çıkardı kemanı, başladı çalmaya, bizim koyunlar uzakta otluyor. İki dakika içinde boyunlarındaki çanı çala çala kemana doğru gelmeye başladılar. Gözlerimize inanamadık. Yemin ediyorum.

image

Çobanlık deyince, ‘ağacın dibine yaslanmış uzaklara bakan ben’ fotoğrafı koymazsam olmaz. İnsanın arada uzaklara bakması gerekiyor bana göre. Bakış açının da, zamanın da şöyle bir genişlemesi gerekiyor.

 image 

Gelelim kalabalık fonlama mevzusuna. Kalabalık fonlama (crowdfunfing) çoktandır uygulamak istediğimiz bir yöntemdi. Diyelim ki bir işe girmek istiyorsunuz ama bu iş için gereken sermayeniz yok. Bu sermayeyi banka kredisiyle elde etmek yerine, bir çağrı yapıp insanlardan topluyorsunuz. Karşılığında bu insanlara ya -iş yapmaya başladıktan sonra- verdikleri kadar parayı geri veriyorsunuz ya da bu paranın karşılığı olan işi teklif ediyorsunuz. Kalabalık fonlama yaratan belirli web sayfaları var, lakin biz bunu kendi çevremizde kendi yöntemimizle yaptık.

Bir süre önce kolektifte yeni bir sisteme geçtiğimizi yazmıştım. Bu sistemde herkesin kendi iş kolu var, bu iş kolundan kazandığı paranın bir kısmını kolektife veriyor. Bir de ekmek yapımı, köpek eğitimi, alet yapımı/tamiri benzeri ortak işler var hepimizin paylaştığı. Bu ortak işler dışında benim iş kolum bakla kolye ve illüstrasyon işi. Bunun için ihtiyacım olan ekipmanı da kalabalık fonlamayla sağladık. İnsanlara, yaptıkları yatırımlar karşılığında resimler, illüstrasyonlar, logolar yaptım. Üç dört hafta gibi bir sürede ihtiyacım olan miktarı toplamış olduk ve gördük ki, alternatif ekonomi modelleri mümkün!

 image

(illüstrasyon: Mine Çelik)

Bu seferlik benden bu kadar efendim. Esen kalınız.

Ormanevi Kolektifi’nden Mine

Kırsala Dönüşe “yatırım” yapmak isteyen? - son çağrı

(4 Ekim itibariyle fonun üçte ikisini toplamış bulunuyoruz. Herkese çok teşekkürler! Bu çağrı, fonun kalan üçte biri için yaptığımız son çağrıdır, yeni bir teklifimiz de var!)

Bildiğiniz gibi bir süredir kalabalık fonlama yöntemini kullanarak kolektif üyemiz Mine Çelik’in illüstrasyon ve grafik tasarım işine girebilmesi için ihtiyacı olan yatırımı sağlamaya çalışıyoruz.

Bu süreçte sizin yaptığınız yatırımlarla fonun üçte ikisini topladık, herkese çok teşekkür ederiz. Fonun kalan kısmıyla ilgili yeni bir teklifimiz var. Aşağıda resmini gördüğünüz, Mine’nin yaptığı tabloların her birini 500 TL’ye satın alarak yatırım yapabilirsiniz. Tablolar 50 x 70 boyutlarında ve tuval üzerine akrilik. 

Bunun yanında ilk sunduğumuz yatırım seçenekleri halen geçerli:

  • 150 TL (Bir logo, çizim - revizyon istekleri dahil)
  • 1000 TL (2 yıl boyunca 10 taneye kadar logo, çizim - revizyon istekleri dahil)
  • (Burcu’nun güzel sorusuna cevap) Daha küçük miktarlarda yatırım yapmak isteyenlerin kendi “önerileriyle” gelmelerini bekliyoruz. “30 lira veririm, Mine’nin bugüne kadar yaptığı çizimlerden birini isterim”, gibi. Biz de “Olmaz o iş öyle” ile “Hee, iyi madem” arasında cevaplar verelim önerilere.

Yatırım yapmak isteyenler bizimle facebook üzerinden iletişime geçebilir.

Şimdiden teşekkürler!

Ormanevi Kolektifi

Kırsal Yaşamdan Öyküler 4 - Hasat Zamanı

Uzun zamandır yazamıyordum, affedin. Bu yazamadığım uzunca zamanda Ormanevi’nde ekinler büyüdü, insanlar geldi gitti, bütüncül yönetimle ilgili eğitim düzenlendi, koyunlar kilo aldı gibi şeyler oldu. Son yazımda hasat zamanını dört gözle beklediğimi söylemiştim. İşte bu yazım, bekleyen dört gözümle, hasat zamanıyla ve daha bir sürü şeyle ilgili olacak.

Bir süredir Ormanevi’nde yoktum. Kaz dağlarında düzenlenen bir çocuk kampında çalıştım, oradan İstanbul’a geçtim. Sonra bir döndüm ki köye, pembe domatesler, kırmızı biberler, patlıcanlar, mısırlar, cevizler sarmış etrafı. Ne ektiysek, biçme zamanı gelmiş. Doğa bize cömertliğini göstermekten de çekinmemiş! Öyle ki, başından bin bir türlü şey geçen şeftali ağacımız bile meyve vermiş. Düşündüm, son bir ayda benim yaşamımda neler değişti diye, pek bir şey değişmedi. Oysa doğa durmuyor, değişiyor, değişiyor, değişiyor…

 

Önce mısırların bir kısmını hasat ettik, koçanlarını ayırdık, temizledik. Sonra domateslere giriştik ve halen üç günde bir toplayıp konserve yapıyoruz. 300’ü aşkın kavanoz yaptık şimdiye dek, bir iki hafta daha sürecek kavanozlama işi.

 

Daha bu sabah domates tarlasındaydım. Bütün yaz ekmekle, çapalamakla, sulamakla uğraştığımız tarlaya, bu sefer ‘toplamaya’ gitmek güzel duyguymuş. Hani hep yaptığın işlerin sonucunu somut şekilde görmenin hazzından bahsediyorum ya, işte bu tam da öyle bir şey. Kırsalda ne yaparsan sonucunu tüm gerçekliğiyle görüyorsun. Bizim pembe domateslerin lezzetinin, hiçbir kimyasal kullanmadan, elle, emekle yetiştirmiş olmaktan geldiğini biliyoruz. Yaptığımız işler bize ‘hayatın lezzeti’ olarak geri dönüyor, bize de tadına varmak düşüyor. Öte taraftan yaptığımız hatalar da aynı gerçeklikle dönüyor, çarpıyor yüzümüze. Hayatı tüm gerçekliğiyle yaşıyoruz kısacası, derler ya, acısıyla tatlısıyla.

 

Hasat dönemi çok yoğun bir dönemmiş –kendime not- . Tarladan alıyoruz, hop, bitiyor zannediyordum, asıl iş ondan sonra, gıdayı işlemekte başlıyormuş.  Mısırları koçanından ayırmak, makineyle tanelerini çıkarmak, un için öğütmeye götürmek, domatesleri  doğramak, pişirmek ve konserve yapmak, cevizleri kırmak, soymak, kurutmak… Elbette ben bu sefer de neyi bekliyorum, hasat zamanının bitmesini ve tüm gıdayı “işlenmiş olarak” hakoşa doldurmayı.  Eskiden köylerde insanların neden hasadı kutladıklarını şimdi daha iyi anlıyorum. Ah o duygu çok güzel bir duygu olsa gerek. Bir gelsin o gün, kırk gün kırk gece kutlama var Ormanevi’nde!

Bu arada eğitim verdiğimizden ve koyunların kilo aldığından bahsetmiştim. İki ayrı şey gibi görünse de birbiriyle bağlantılı şeyler. Anadolu Meraları’nın uyguladığı bütüncül mera yönetimi bizim koyunları bir iyileştirdi, bir semirtti, bir semirtti anlatamam. Yünlerini ilk kırptığımızda ipincecik kalmışlardı. Şimdi sanki eski kürklerini giydirsek içine sığmayacaklar. İşte verdiğimiz eğitim de bu yöntem üzerine uygulamalı bir eğitimdi. Detayı anadolumera.com ’da.

Bir de son diyeceğim, kolektifin işleyişini değiştirdik. Aslında bu uzun mevzu, eminim bununla ilgili uzun uzun yazarız bir ara. Özetle ilk aşamayı tamamlayıp ekoköy olma yolunda ikinci adımı atmaya hazır olduğumuza karar verdik. İlk aşamada herkes her işin ucundan tutuyordu. Maksat herkes her şeyi iyi ya da kötü öğrensin, en azından fikri olsun, bir kişinin yokluğunda sistem çökmesin idi. Şimdi ise herkesin kendi uzmanlık alanlarını belirlemesi, ortak uzmanlık alanlarının belirlenmesi ve iş bölümünün buna göre paylaşılması söz konusu olacak. Böylece sistem bizi büyümeye ve bir topluluk olmaya daha çok yaklaştıracak. Öyle ki, aramıza insanlar katıldıkça köyün bir domatesçisi, bir sütçüsü, bir fırıncısı, bir ressamı, bir müzisyeni olacak. Dünyada diğer ekoköylerin sahip olduğu sistem de buna benzer bir sistem. Yerel ekonomi, üretimde çeşitlilik, herkesin sevdiği işi yapması ve dolayısıyla zevk alarak, kaliteli yapması gibi kavramlar üzerine kurulu. Biz bunu opmiwoha (open minds working hands) dediğimiz bir projeyle, kalabalık fonlama (crowdfunding) yöntemini kullanarak yapıyoruz. Kalabalık fonlama konusunda ilk denek de benim! Bakalım nasıl olacak, bir sonraki yazının konusu da bu olsun madem.

Esen kalınız.

Gonca Mine Çelik

Kırsala Dönüşe “yatırım” yapmak isteyen?

(22 Eylül itibariyle tek bir çağrıyla fonun yaklaşık yarısını topladık, hepinize sonsuz teşekkür! Mine çizimlere başladı. Devamını da getirelim şu işin, haydi! =))

Kolektif olarak en başından beri kendimize belirlediğimiz görevlerden biri de OPMIWOHA (Open Minds - Working Hands; isim İsveç’ten dostlarımızla yaptığımız bir muhabbetten çıktı, öyle -ingilizce- kaldı) adını verdiğimiz bütüncül kırsala dönüş modelini uygulamak.

image

Bugüne kadar 975 gönüllü*günlük bir “kırsal deneyim” yaşattık insanlara, OPMIWOHA modelimiz ışığında. Bu süreç sonunda 2 kişi kolektife katıldı, 1 kişi ise deneyimlerinin sonunda kendi kırsal hayatını kurmak için “dağın ötesine” yelken açtı (tam da istediğimiz gibi, fışkırıp, olgunlaşıp rüzgarla savrulan tohumlar gibi).

Şu ana kadar pilot/beta aşamasında uyguladığımız OPMIWOHA’nın son aşaması olan “sürecin sonunda, kırsalda istediği iş için gerekli başlangıç sermayesini kalabalık fonlamayla toplayıp sunma” kısmını da pilot olarak uygulama zamanımız geldi.

İşte bu yazı, bunu haber vermek ve sizleri de bu iş-girişime “yatırım yapmaya” (bağışta bulunmaya değil!) çağrıda bulunmak için yazıldı.

image

İlk “deneğimiz”, aynı zamanda kolektif üyemiz olan Mine’nin mektubunu paylaşalım, lafı uzatmadan. “Ben de yatırımcı olurum buna” diyorsanız, Facebook sayfamızdan bize ne kadar yatırım yapacağınızı belirten bir mesaj atın, geri dönelim size.

(Bu metinde gördüğünüz çizimler, Mine’nin çizimlerinden bir kuple)

Yatırım yapılan işkolu: Çizim, ilüstrasyon

Yatırım yapılan OPMIWOHA’cı: Mine Çelik

Toplanmak istenen miktar: 3000 TL

Yatırım seçenekleri:

  • 150 TL (Bir logo, çizim - revizyon istekleri dahil)
  • 1000 TL (2 yıl boyunca 10 taneye kadar logo, çizim - revizyon istekleri dahil)
  • (Burcu’nun güzel sorusuna cevap) Daha küçük miktarlarda yatırım yapmak isteyenlerin kendi “önerileriyle” gelmelerini bekliyoruz. “30 lira veririm, Mine’nin bugüne kadar yaptığı çizimlerden birini isterim”, gibi. Biz de “Olmaz o iş öyle” ile “Hee, iyi madem” arasında cevaplar verelim önerilere.

Mine’nin mektubu:

Merhaba,

Benim ismim Mine Çelik. Yaklaşık 3 yıl kadar doğa koruma alanında çalıştıktan sonra kırsala yerleşmek için işten ayrıldım ve 9 aydır Ormanevi Kolektifi’nde yaşıyorum. Çiftçiliğin yanı sıra illüstrasyonla uğraşıyorum ve bu nedenle illüstrasyon yapabileceğim kalitede bir dizüstü bilgisayara ihtiyaç duyuyorum. Hep tutkum olan çizim/illüstrasyon işine nihayet kırsala yerleştikten sonra istediğim vakti ayırabiliyor ve doğadan aldığım ilhamla çeşitli tasarımlar yapıyorum. Sevdiğim işi yapıyor olmak beni hayatta en çok motive eden şeylerden biri ve yaptığım işe dijital ortamda devam edebilmek için ihtiyacım olan bilgisayarı kalabalık fonlamayla almak istiyorum.

Alacağım bilgisayar: 13 inch MacBook Air ve photoshop & illustrator programı
Toplam fiyat: 2.980 TL

image

Ormanevi Bakla Kolyeleri

Her şey İzmir’de yürürken rastladığım bir kolye tezgâhının yanından geçip, duraklayıp, gülümseyip, yeniden dönüp bakmamla başladı. Bildiğimiz kahve çekirdeklerinden, bakladan, tarçın kabuklarından, karanfil tohumlarından kolyeler yapılmıştı ve inanılmaz estetik görünüyorlardı. Bunun da ötesinde boynuna takar takmaz etrafa kahve, tarçın, karanfil kokuları saçıyordun! Tam bizim ‘organik’ tayfaya göre yani; hem doğal malzemelerden, hem de içinde tonla kimyasal içeren parfümleri çöpe attırıyor. Hemen bir tane kahveli/baklalısından edindim ve edinir edinmez de kafamda şimşekler çaktı. Bizim, ‘nasıl yiyeceğiz bu kadarını’ diye düşündüğümüz kocaman bir bakla hasadımız vardı!

Derken köye döndüm ve baklaları işlemeye başladık. İlk aşama olan çerçöpünden ayırma kısmında baklaların birden fazla tonda olduğunu fark ettim. Benim gördüğüm kolyelerde sadece tek ton bakla kullanılmıştı, güneşte kurumuş koyu kahve tonu. Sanki evren benim renklerle oynamayı sevdiğimi fark etmiş, bizim baklaları birkaç tonda kurutmuştu! Ayıklarken eflatun, yeşil ve turuncu baklaları bir kenara ayırdım. Sarıları zaten tohumluk ayırdığımız için onlar hazırdı. Evde içilmeyi bekleyen kahve çekirdeklerinin bir kısmını aşırmanın da kolektif açısından sorun olmayacağını düşündüm. Şimdi geriye bir tek bunları delme işi kalıyordu.

Delici bir aletle bakla ve kahve çekirdeklerini delme kısmının, kolye yapımı işini ben üstlendiğim için bana kalacağını düşünmüştüm. Fakat Volkan ve Durukan, -şanslıyım ki- bu iş için heves edip kolları sıvadılar.

Sonuçta tam bir kolektif çalışma ürünü olan bakladan-kolyelerimizi hazırladık ve buyrunuz bu da kendileri!

Kolyeler için kullandığımız ürünler zamanla hasat çeşitliliğimize ya da doğadan bulduklarımıza göre çeşitlenecektir.

Şimdi gelelim bu kolyeleri nasıl edinebileceğinize. İstanbul’dakiler için, ben her ay gelirken toplu getirip size bizzat ulaştırabilirim. Tanımadığım insanlarla da tanışmış olurum böylece. İstanbul dışındakiler için ise, kargo ücretini en aza indirmek için etrafınızdakileri de örgütleyip toplu siparişler verebilirsiniz. Hem daha ekonomik, hem daha ekolojik olur böylece.

Kolye fiyatı: 15 TL.

Edinmek için adres: goncaminecelik@gmail.com

Not: Kolyeyle banyoya girmeyiniz, zira ben yaptım ve sonrasında mis gibi kahve kokuları yaymak çok güzel lakin baklaların bir süre sonra boynunuzda pişip nefis bir bakla yemeğine dönüşme ihtimali var!

Mine

Erik Marmeladının Öyküsü

Son zamanlarda erik marmeladıyla haşır neşiriz. Her biri brüt 1 kg’dan tam 115 kavanoz erik marmeladını 4-5 günde yaptık. Marmeladı yaparken kullandığımız aletleri ve yapım aşamasını detaylandıracağım bu yazıda.

İlk aktörlerimizden biri roket ocak.

Roket ocak silindir şeklinde bir sobamsı. Olayı ise altında ateş giren küçük bir yer olması, dış cephesiyle iç cephesi arasında kum kül karışımı bir yalıtım olması ve ateş yanan kısmın yani ocağın kendisinin ince uzun olması. Ocak ince uzun olduğu için alt kısımdan giren oksijen tam verimli yanıyor ve az odunla çok ateş elde edebiliyorsun. Bir de duman olmuyor ki en güzel kısımlarından biri. Odunun hemen alevlenmesi için ince dal kullanıyoruz. Böylece etrafta biriken ince dal/çalı çırpıyı da değerlendirmiş oluyoruz.

İşte size enerji verimliliği! Az odun, çok ateş, hızlı sonuç!

İsminin roket ocak (roket soba da deniyor) olmasının nedeni ise ateş yanarken çıkardığı ses. Güçlü yanmadan dolayı oksijen delikten hızla giriyor, yukarı hızla yükseliyor ve ses çıkarıyor.

Tüm bunlara dayanarak söyleyebiliriz ki roket ocak Schumaer’in tanımladığı orta ölçekli/insani teknolojiye uygun bir örnek. Yani uyarlanabilir ve yeniden üretilebilir. Üstelik bu teknolojiyi eldeki hurda malzemelerden kolayca üretebiliyor olmak da cabası!

Velhasıl roket ocak yanar vaziyetteyken birinin sürekli başında bekleyip ateşi beslemesi gerekiyor. Son bir haftadır vaktimin yarısı ocağın başında geçiyor. Ben de bu vakitte kitap okuyorum, dizi izliyorum, yazıyorum ve bunun gibi şeyler.

Gelelim roket ocağın üzerinde pişen erik marmeladına. Bizim evin etrafında dört tane erik ağacı var. Ne yapsak bunca eriği diye düşünürken marmelat yapmaya karar verdik. Kolektifin reçel-marmelat uzmanı Volkan mükemmel oranı yakalayana dek birkaç deneme yaptı ve tarifi bize teslim ederek meraya, koyunlara çıktı. Buradan kendisine ve koyunlarımıza selam göndermek istiyorum.

Marmeladın diğer aktörleri gönüllülerimiz Else ve Carl ile bendeniz. İşte adım adım erik marmeladı yapım aşaması:

Ağaçtan erik toplama: Topladığımız ağaçlar evin etrafındaki, bizden önce de Ormanevi’nde var olan ağaçlar. İlaçlanmıyor. Gelip geçen çocuklar üzerine tırmanıyor. Kalanı biz toplayıp değerlendiriyoruz.

Erikleri yıkama ve roket sobanın üzerinde az suyla pişirme: Suyu eriklerin dibi tutmayacak kadar koyuyoruz. Roket sobanın üzerinde yaklaşık bir saat kadar, kaynayana kadar pişiriyoruz.

Erik suyunu ayırma, eriklerin posasını çıkarma: Erik suyunu içmek/şarap yapmak üzere ayırdıktan sonra eriklerin elek yardımıyla çekirdekleriniz çıkarıyoruz. Daha sonra 3 kez kıyma makinesinden geçirerek son posayı atıyoruz ve kalan erikleri 2/3 oranında şekerle karıştırarak yeniden kaynatıyoruz.

Kullandığımız şekerin organik olmasını istedik ve organik şekeri baya’ bi’ aradık, soruşturduk, hatta TaTuTa üyesi olduğumuz Buğday Derneği’ne de sorduk ama bulamadık, Türkiye’de henüz ya üretilmiyor ya da çok az bir üretim varsa da bilen yok. Bu nedenle konvansiyonel tarımla (şeker pancarı) üretilen şeker kullanmak zorunda kaldık. Bu noktada konvansiyonel şekerin bile, piyasada “reçel” diye satılan şeylerin içindeki mısır şurubundan çok çok daha sağlıklı olduğunu söylemeye gerek var mı, bilmiyorum.

Kavanozlama: Hazırlanan marmeladı kavanozlara doldurup kullanılmamış kapaklarla sıkıca kapatıyoruz ve kavanozları yeniden yıkayarak bir süreliğine ters çeviriyoruz. Ters çevirmemizin nedeni içindeki sıcak havanın yukarı çıkması, kapaktan sızmaması ve soğudukça kapağı vakumlaması.

Tüm bu işlem bittiğinde haliyle elimizde şişeler dolusu da erik suyu kaldı. Erik suyunu değerlendirmek için erik şarabı yapmaya karar verdik ve bu sefer şarap uzmanı Volkan’a –evet kendisinin birden fazla uzmanlık alanı var- danıştık. Erik suyuna %17 oranına ulaşana dek pekmez ilave ederek kaynattık ve diğer ucu su şişesinde olan bir boruyu içinden geçirerek fermente olmaya bıraktık. İlk defa pişmiş meyveden şarap yapıyoruz, haydi hayırlısı!

Bu ara gelenimiz gidenimiz çok, yaz mevsimi insanların dünyayı dolaşıp çiftliklere uğradığı mevsim. Türlü türlü insan geliyor, bizimle marmelat yapıyor, muhabbet ediyor ve gidiyor. Biz de bir nebze olsun sosyalleşiyoruz. Önümüz hasat dönemi, şöyle hakoşa (çerkezçede kiler) doldursak tüm hasadı işleyip, bir oh çeksek ve kutlasak diye dört gözle bekliyoruz. Sonra kış gelecek ve biz yeniden yazı özleyeceğiz…

Not: Yakında Ormanevi ürünlerinin satış yöntemi konusunda bir yazı hazırlayacağız. Nasıl tüketicibaşı olunur, nasıl tüketici olunur, bunun gibi şeyler. Ürünleri almak isteyenler bu yazıyı takip edebilirler, erik marmeladının fiyatı 20 TL olacak!

Afiyet olsun!

Mine

16 Ton Belgeseli Radyo Ormanevi'nde!

Ümit Kıvanç’ın bu harikulade belgeselini bugün ve önümüzdeki hafta boyunca her sabah 09:00’da Radyo Ormanevi’nde paylaşacağız.

Belgesele ismini veren “16 tons” şarkısının sözleri şöyle:

some people say a man is made outta mud a poor man’s made outta muscle and blood muscle and blood and skin and bones a mind that’s a-weak and a back that’s strong

you load sixteen tons, what do you get? another day older and deeper in debt saint peter don’t you call me ‘cause i can’t go i owe my soul to the company store

i was born one mornin’ when the sun didn’t shine i picked up my shovel and i walked to the mine i loaded sixteen tons of number nine coal and the straw boss said “well, a-bless my soul”

you load sixteen tons, what do you get? another day older and deeper in debt saint peter don’t you call me ‘cause i can’t go i owe my soul to the company store

i was born one mornin’, it was drizzlin’ rain fightin’ and trouble are my middle name i was raised in the canebrake* by an ol’ mama lion cain’t no-a high-toned woman make me walk the line

you load sixteen tons, what do you get? another day older and deeper in debt saint peter don’t you call me ‘cause i can’t go i owe my soul to the company store

if you see me comin’, better step aside a lotta men didn’t, a lotta men died one fist of iron, the other of steel if the right one don’t a-get you, then the left one will

you load sixteen tons, what do you get? another day older and deeper in debt saint peter don’t you call me ‘cause i can’t go i owe my soul to the company store



Sözlerin Türkçe’si…

şimdilerde kimileri insanın çamurdan yapıldığını söylüyor. oysa fakir bir insan kas ve kandan kas ve kandan, deri ve kemikten eksik bir akıl ve sağlam bir sırttan ibaret.

on altı ton yükledin de eline ne geçti? bir gün daha yaşlandın, biraz daha borçlandın. aziz peter, çağırma beni, gelemem, zira borçlandım ruhumu şirketin satış mağazasına.

günün ışımadığı bir sabah doğdum ben. küreğimi kapıp madenin yolunu tuttum. dokuz numaralı ocaktan on altı ton kömür çıkardığımda patronun köpeği “ruhum şad olsun” dedi.

on altı ton yükledin de eline ne geçti? bir gün daha yaşlandın, biraz daha borçlandın. aziz peter, çağırma beni, gelemem, zira borçlandım ruhumu şirketin satış mağazasına.

doğduğum sabah yağmur çiseliyordu. kavga ve belâ göbek adımdı. en dipte, bir anne kucağında büyüdüm. itin tekiydim ama bir kuzu kadar da asildim.

on altı ton yükledin de eline ne geçti? bir gün daha yaşlandın, biraz daha borçlandın. aziz peter, çağırma beni, gelemem, zira borçlandım ruhumu şirketin satış mağazasına.

geldiğimi görürsen kenara çekil. çekilmeyenlerin çoğu geberip gitti. bendeki yumruk demirden çelikten. hakkını almazsan başkaları alır bunu bil.

on altı ton yükledin de eline ne geçti? bir gün daha yaşlandın, biraz daha borçlandın. aziz peter, çağırma beni, gelemem, zira borçlandım ruhumu şirketin satış mağazasına.

 

mhmtbrkts asked:

Elinize saglik, kubbelerde kilit tasi onemli denir hep, siz kubbeyi nasil kapattiniz? kolay gelsin Mehmet

O kısmının fotoğrafını çekemedik ama, şöyle diyelim (sitede fırını nasıl yaptığımızı anlattığımız yazıyı okuduğunuzu varsayıyoruz): son tuğlaları koyduktan sonra ortada şekilsiz, yaklaşık 25 cm2 büyüklüğünde bir delik kaldı. Bunların üzerine de iki tuğlayı birbirini yanaklarından destekleyecek şekilde koyduk, üzerini de kırmızı toprak ve samanlı harçla örttük. Bizim fırında kullandığımız tuğlalar son derece şekilsiz olduğu için matematiksel olarak tam anlamıyla bir kilit taşı durumu oluşturmamız mümkün değildi, biz de şartlara göre adapte ettik yapıyı.

"Ormanevi’ne gelmek istiyorum, ne yapmalıyım?"

Ekleme (25 Mayıs): Gönüllü başvurularını artık yalnızca TaTuTa üzerinden alıyoruz.

Ormanevi’ni yeni duydun, ya da zaten bir süredir takip ediyordun…

Ve gelmek istiyorsun.

Amacın zaten bir süredir hayalini kurduğun kırsal ve şenlikli ve kendini ve dünyayı yeniden kuracak vakfedici yaşam için veri toplamak, deneyimlemek, muhabbet etmek… Ya da kısıtlı bir süre içerisinde kolektif köy hayatını yaşamak. Ya da tarım öğrenmek, marangozluk yapmak, “iş” öğrenmek.

Ya da başka bi’ şeyler, adını tam da koyamadığın… Ne güzel!

Ormanevi’ne gelen bu istekleri kolaylaştırmak için bu metni kaleme alalım istedik.

Ormanevi kolektifi nedir, nasıl işler, beklentilerin ne yönde olsa fena olmaz, onu biraz anlatmak derdimiz.

Baştan alalım. Ormanevi’ne gelmek istiyorsan, her şeyden önce şu aşağıdaki linkleri bir okumanı heyecanla tavsiye ediyoruz.


image


Gönüllü olarak geleceksin. Bunun anlamı şu: Ortalama 1 hafta kalmak için “başvuracaksın”. 1 haftanın sebebi, bizim senden baymamız halinde “abi sen git artık” dememizi, ya da senin aradığını bizde bulamaman halinde “ya ben erken gitsem olur mu?” diye utana sıkıla sormanı gerektirmeyecek kadar kısa, en az 2-3 gün sürecek alışma süresini atlacak kadar uzun olması.

Yani birbirimize 1 haftalık bir vaatte bulunacağız. Ne daha fazlası, ne daha azı. Geldikten sonra belli olacak gerisi (Aynı şekilde 1 haftalığına gelip 4 aydır bizimle olan bir dostumuz da var, misal).

Gelirken senden istediklerimiz şunlar:
  • Zihnini temizleyerek gelmen. Yani bir şeyleri zaten bildiğini varsaymayı bırakman. Örneğin mimari ekolojik tasarım eğitimin mi var, buraya gelip bize bunu öğretebileceğini unut. Unut ki bardağın boşalsın. Boşalsın ki yeniden dolabilsin, dolabilsin ki sen de iç kana kana sonra, doldukça biz de nasiplenebilelim bardağındaki sudan/çaydan/şaraptan.
  • Kendini vakfederek gelmen. Anlamı şu: Şehir yaşamında haklı olarak geliştirdiğimiz ve gerçekten çok işe yarayan bir “önce sorgula-sonra yap” yaklaşımı var. Her an tahakküm tehdidi altında yaşanan bireyci-şehir yaşamında elzem de bu. Burada ise şunu istiyoruz senden: Bize bir bak, niyetimize güvenmediysen ve/veya muhabbetimizi sevmediysen, kalma, git. Güvendiysen ve sevdiysen de kendini vakfet. Egondan sıyrıl, verilen işi yap, yaptıktan sonra düşün “niye yaptım, nasıl yaptım?” diye. Bu hem senin “sürecin” için elzem, hem de bizim sana yardımcı olabilmemiz için. İnan bize, bu işin yolu bu. Kırsal yaşamın da, kolektif yaşamın da gerektirdiği bu. Bu yaklaşım sana tersse, ki saygı duyarız böyle düşünmene, birbirimiz için yaratılmamışız demektir ki, o da ne güzel bi’ şey. Çeşitliliğin güzelliği burada! =) Başka bi’ yer bakın sana uyan, mutlaka vardır.
  • Yukarıdaki maddeyle doğrudan bağlantılı olarak: sen bize yardım etmeye gelmiyorsun, biz sana yardım etmek için kapımızı açıyoruz. Aksi halde düşünürsen hem kendine eziyet edeceksin, hem bize.

  • Yukarıdaki iki maddeyle doğrudan bağlantılı olarak: İş ayırmayacak, verilen işe burun kıvırmayacaksın. Amacımızın senin en bi’ güzel deneyimi yaşaman olduğuna güvendiysen (hani dedik ya, “en baştan güvenirsen sorgulamayı bi’ kenara bırakıp vakfet kendini, teslim et” diye), güveninin gereğini yerine getirmeni bekliyoruz. Sen bunu başarırsan gerisi çok kolay ve güzel gelecek, emin ol.
  • Yukarıdaki üç maddeyle bağlantılı olarak, buradaki işler mevsime, hava durumuna göre değişir. Gün olur sabahtan akşama kadar nefes almadan çalışırız, zaman gelir bütün gün yatarız. Planlamamız sağlam ve ama hava değişir, şartlar değişir… O yüzden beklentilerini sabit tutma baştan, “şu şu işi yapmaya gidiyorum” diye. Güven oyunları olur ya hani tiyatro eğitimlerinde falan, onun gibi. Bir defa güvendiysen gerçekten, sonrasında bırak kendini tamamen güvenmeye karar verdiğin insanların kollarına =)

Bu yazdıklarımıza rağmen (veya tam da bu yazdıklarımız yüzünden!) hala gelmek istiyorsan, yani bu yazdıklarımızı kabul ediyorsan, en kolay yol şu: Facebook sayfamıza gir ve bir mesaj yaz bize. Mesajında kim olduğunu, neden gelmek istediğini ve bu yazdıklarımızın sende nasıl bir hissiyat uyandırdığını kendini hiç kasmadan, olduğu gibi anlat. Ha bir de, gelmek istediğin/gelebileceğin tarihleri yaz.

Ve bizden cevap bekle.

Sevgiler!

Not: “Ama aslında ben kolektife dahil olmak istiyorum” diyorsan, onu bi’ unut. Süreç aynı yukarıda yazdığı gibi. Kolektif bi’ noktada sana “Sen de katılır mısın bize?” diye sorabilir, niyetin oysa paylaş bizle, ama bunu bir arzu/talep haline getirme. Bozuyor o her şeyi.

Bir kırsala dönüş hikayesi

Ormanevi’nden Mine yazdı:

Aslında bu yazıyı yazmak için güneşli bir günü bekliyordum. Bizim hayattaki masaya geçecek, kahvemi alacak, açık havada keyifle yazacaktım. Lakin Mart’ın gelmesiyle birlikte yağmur durmadı. Durmasın, geç bile kaldı, o ayrı. Durum böyle olunca, içeride, soba başında yazıyorum kırsala dönüş hikâyemi. Soba da fena ambiyans yaratmadı hani…

Hep bilindik hikâye aslında. Ofis, plazalar, günün üçte birinin dört duvar arasında geçmesi, güneşi görememek, tüketmekten tükenmek, yaptığın işlerin sonuçlarını somut şekilde görememek, yaratıcılığının, hayal gücünün, sezgilerinin günden güne körelmesi, doğadan ve kendinden git gide kopmak… Benim güzel bir işim vardı gerçi, doğa koruma alanında çalışmamdan ötürü ara sıra doğaya dokunabiliyor, nefes alabiliyordum. Yine de İstanbul’da yaşamak, her sabah Kadıköy’den Levent’e geçmek, elimdeki kitabın en heyecanlı yerinde, yani hiç müsait olmayan bir zamanda  ‘müsait bir yerde’ inmek, okuduklarımın etkisi hala sürerken ve arkadaşlarımla uzun uzun sohbet etmek isterken bir ‘günaydın’la yetinip outlook’u açmak, dışarıda olmayı deli gibi isterken yalnızca camdan bakmak, bütün bunlar ancak belli bir süre yapabileceğim şeylerdi. Belli bir süre diyorum çünkü yaptığım iş de, tanıdığım insanlar da, İstanbul’da yaşamak da bana çok şey öğretti, asla yapmamalıydım demiyorum bu nedenle. Lakin hayat uzun bir yol ve bazen bir dönemecin önünde durup karar vermeniz gerekiyor. Benim için, uzun zamandır merak ettiğim o dönemece girmenin zamanı gelmişti sadece.

Ne zaman başladı doğaya kaçma merakım bilmiyorum ama 3 yıl kadar önce Jack Kerouac’ın Zen Kaçıkları’ndan baya’ etkilendiğimi hatırlıyorum. Hatta o zamanki yöneticime gidip pat diye ‘ben dağa kaçıcam’ deyince kadıncağız ciddiye alıp üzülmüştü. O gün bu gündür aklımdaydı hep doğada yalnız başıma yaşama düşüncesi. Sonradan anladım ki yalnız başına yaşamak öyle her yiğidin harcı değilmiş.

Beni harekete geçiren şeylerden birincisi benim çok kolay gaza gelen bir insan oluşum, ikincisi ise etrafımda hayal ettiğim şeyleri yapan insanların oluşuydu. Her ne kadar Durukan (Ormanevi’nin ilk sakinlerinden) bunu bir kaçış olarak değil, bir seçim olarak nitelendirmeyi tercih etse de, yaptığı şey benim ‘kaçış’ planlarıma uyuyordu. İşi bıraktı, kuzeni ve iki arkadaşıyla birlikte dedelerinin köyüne yerleşti, kendine yeterliliğin olduğu, üretken bir yaşam kurmak için harekete geçti. Bu da bana cesaret verdi, hayal ettiklerimin gerçek olabileceğini gösterdi, ilham oldu. Evet, Ormanevi dağ tepesinde ya da orman içinde değildi ve evet Durukan yalnız da değildi ama benim hayal ettiğim ‘sade’ yaşam burada hâkimdi. Üstelik benim hesaba katmadığım bir şeye daha sahipti burası, ‘şenlikli’ bir yaşam. Hele bir de kırsalda yaşamın düşündüğüm kadar kolay olmadığını, hatta hiç kolay olmadığını ve kolektif şeklinde üretmenin keyfini gördükçe yalnızlık fikri cazibesini yitirmeye başladı.

Velhasıl gelip gitmeye başladım bizim Ormanevi’ne, nasıl oluyormuş bu işler diye. Her gelişimde dönüş çok zor oluyordu, şu anda bizi ziyarete gelen arkadaşlarımın buradan döndüklerinde söylediği gibi (Bir arkadaşım döner dönmez istifa etti!). Her dönüşümde şehirde yaptıklarım daha bir anlamsız geliyordu. Sokaklarda dip dipe, birbirinden gereksiz şeyler satan dükkânlar, gökyüzüne bakmak için başımı her kaldırdığımda göz göze geldiğim dev reklamlar, telaşlar, koşuşturmacalar, rekabet, karmaşa, kirlilik… Bense sadelik istiyordum, yalnızca sadelik.

Kırsala yerleşmeye karar verdikten sonra yaklaşık bir sene daha çalıştım. Bu süre içinde aldığım her giysiye ‘bunu köyde giyebilir miyim’ gözüyle baktım. Kredi kartımı iptal ettim, borçlarımı kapattım. Kenara az biraz para koymaya başladım ama göz korkutmasın, gerçekten az. Nasıl ve nereden başlayacağımı bilmiyordum ama zamanı geldiğinde ‘yol’un karşıma çıkacağından emindim. Ve çıktı da. İşi bırakmadan birkaç hafta önce, 3 ayımı geçirdiğim Gündönümü Çiftliği’nin sahibi sevgili Aysun Sökmen’le kesişti yolumuz.

İneklerle tanışmam bu çiftlikte çalışmaya başlamamla oldu. Öncesinde pek tanımadığım inekler hakkında çok ilginç şeyler öğrendim burada. 160 inek, başka bir deyişle 160 ayrı kadın, 160 ayrı karakter…  Her birine yaklaştığında ayrı tepki veriyor, kimi hemen yanına gelip tanışıyor, kimi uzaktan uzunca bir süre sadece göz ucuyla süzüyor. Kiminin saçı düz kiminin kıvırcık, kimi ‘balık etli’ kimi atletik, kimi sakin kimi agresif, kimi naif kimi muzip… Karakteri her ne olursa olsun, inekler genel olarak çok meraklı ve çok eğlenceli hayvanlar. Bizim sahip olmadığımız bir mizah anlayışına sahip olduklarını düşünüyorum. Kaptırmışken inekler ve bakmakla sorumlu olduğum buzağılarla ilgili daha çok şey yazmak isterim ancak bu yazımın konusu bu değil. Bu nedenle ineklerle olan maceralarımı başka bir yazıya saklıyor ve bir fotoğrafla noktalıyorum bu kısmı.

image

Gelelim Ormanevi’ne. Çiftlikten ayrılmamla Durukan’a yazdım, kırsalda yaşayabileceğim ve çalışabileceğim, bildiğin bir yerler var mı diye. Bu arada onlar çoğalmış, 5 kişilik bir kolektif olmuşlar. Durukan kolektifle konuşmuş ve aldıkları ortak kararla beni kolektife dâhil olmak için davet ettiler. Yönetim kurulunda olduğum Ormanevi Derneği’ne de proje yazacak ve finansal işlerle ilgilenecek birileri gerekiyormuş hem, o boşluğu da doldurmuş olacaktım böylece. Kolektif yaşam daha önce deneyimlediğim bir şey değildi. Her ne kadar üniversitedeki öğrenci evlerinde kalabalık güruhlar halinde yaşadıysak ve harcamalarımız dâhil birçok şeyimiz ortak olduysa da ortada birlikte çalışarak ve birlikte üreterek, birlikte kazanma durumu yoktu. Üstelik üniversitenin üzerinden beş sene geçmiş ve ben çoktan bireyselliğe alışmıştım. Bütün bunlara rağmen heyecanlandırdı beni kolektif yaşam fikri. Ayrıca kırsalı ve doğayı, tek başıma ayakta kalacak kadar da tanımıyordum. Dolayısıyla davetlerini kabul ederek göçtüm bu kez de Ormanevi’ne…

image

Hikâye burada yeni şekillenmeye başlıyor aslında. ‘Giriş’ kısmı böyleydi, bundan böyle deneyimleyeceklerim, başıma gelecekler, buraya yazacaklarım ise hikâyenin ‘gelişme’ kısmını oluşturacak. Yaşadıkça da yazacağım, paylaşacağım deneyimlerimi. Şimdilik her şey güzel gidiyor. Üretmek, sağlıklı yiyip içmek, toprakta çalışmak, Pan’la (yavru köpeğim) vakit geçirmek, doğadan aldığım ilhamla yazmak, çizmek, bisiklete atlayıp dağ tepe gezmek, en önemlisi de bunca yıldır özlemini duyduğum özgürlüğü dibine kadar hissetmek, bunların hepsi çok güzel. Bir de sobada çay demlemek…

Esen kalınız.

Ormanevi’nden Mine

To Tumblr, Love Pixel Union